Home page
Haber Menüsü


Untitled Document
Ana Sayfa Bu Hafta Live Ýçerik Programlar Yayýn Alanlarý Ýnsan Kaynaklarý Dinleyici Görüþleri

 

 
   

10:35 Irak Operasyonu Özel Yayını
16:00 - 18:00 Halkın Sesi

ADANA - Merkez 97.0, ANKARA - Merkez 104.7, ANTALYA - Merkez 102.2, BURSA - Merkez 97.4, EDİRNE - Merkez 96.5 ESKİŞEHİR - Merkez 91.0, İSTANBUL - Çamlıca 102.8, İZMİR - Bayraklı 95.7 KOCAELİ - İzmit 96.8, MUĞLA - Bodrum 102.2, MUĞLA - Fethiye 102.3, MUĞLA - Marmaris 102.8, AFYON 102.8 ANTAKYA 105.4, AYDIN 93.0, BATMAN 96.2, BİLECİK 102.8, ÇEŞME 102.8 DENİZLİ 91.7, ERZİNCAN 102.0,Burdun 90.4, G.ANTEP 107.0 İSKENDERUN 88.8, K.MARAŞ 101.0 KAYSERİ 102.8, KONYA 89.0 KUŞADASI 106.1, MANİSA 102.8, MARDİN 102.5 NAZİLLİ 94.5, OSMANİYE 102.8 SAMANDAĞI 102.8, S.URFA 89.1, SİVEREK 104.0
ARKASI YARIN KUŞAĞI HAFTAİÇİ HERGÜN SABAH 10:35'TE VE TEKRARI 22:05'DE




GÖRÜŞ: ULUSAL GÜVENLİK TARTIŞMASI

ALİ BAYRAMOĞLU - SABAH GAZETESİ YAZARI

Ben ulusal güvenlik tartışmasının son derece önemli bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Mesut Yılmaz'ın amacı, niyetleri farklı şekillerde yorumlanabilir. Siyasi açıdan yorumlanabilir, bir boşluk bulma arayışı ile ilgili olarak ele alınabilir, askerle olan ilişkiler açısından da ele alınabilir. Fakat bunların ötesinde, bunların hepsinin gerçekten,Türkiye'de ulusal güvenlik kavramı ve uygulamaları, yani milli güvenlik kurulu vs.; genel açıdan bakıldığı zaman hakikaten bütün NATO ülkelerinden farklı olarak Türkiye'de hemen her alanın zaptırapt altına alınması ve kontrol edilmesi üzerine kurulmuş bir yapılanmayı ifade eder, birçok açıdan. Bir; siyasi kararların alınmasında ana süzgeçtir. İkincisi bunların uygulanmasında ana maneveradır. Üçüncüsü de siyasetin alacağı kararların hazırlanmasında ana unsurlardan bir tanesini oluşturur. Dolayısıyla, değişimle ilgili bir sıkıntı gerçekten ulusal güvenlik kavramı yaratmaktadır. Çünkü, ulusal güvenlik devlet bekasını tehdit ve tehlike mantığı üzerine kurulduğu oranda; siyasi sorunlarda, siyasi sosyal sorunlarda, sosyal kültürel sorunlarda,
kültürel kararların uygulamasın; yapılmasını zorlaştıran bir noktadadır diye düşünüyorum.


OĞUZ OYAN - ANKARA ÜNİVERSİTESİ SBF ÖĞRETİM ÜYESİ

Türkiye ulus-devlet nosyonu bakımından zayıflayan ülkeler kategorisinde bulunuyor. Bunun anlamı şu; dünyada en büyük ekonomik güce sahip olan ülkeler başta ABD olmak üzere kendi hegomonyalarını ulusal, uluslararası düzlemde empoze ediyorlar. Bu aslında aynı zamanda daha küçük ulus devletlerin kendi alanlarından bir takım ödünler vermeleri anlamına geliyor. Kuşkusuz buna karşı dirençler var. Türkiye bu dirençler içinde olması gereken ülkelerden bir tanesidir. İşin bir bu tarafı var, ulus-devletin savunulması meselesi var. Aslında bir çok gelişmiş ülkenin bu kervanın içinde olduğunu görüyoruz. Bunun yanında ulusal güvenlik bununla ilişkili bir kavramdır. Kuşkusuz ulusal güvenliği en fazla tehdit eden unsur ekonomik zafiyetlerdir. Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik kriz bunun çok önemli bir unsurudur. Keza, Türkiye'de milli gelirin hem devalüasyonla hem de son,1999'da, 2001'de ekonomik küçülmesiyle, işte 2001 sonunda 130 milyar dolarlık bir ulusal gelire doğru gerilemesi, Türkiye'de savunma harcamalarını çok ciddi şekilde tehdit edecektir. Dolayısıyla ulusal güvenlik kavramı Türkiye'de modası geçmiş bir kavram değildir. Türkiye'nin onurlu bir biçimde gelişmiş dünya bloğuyla, ülkeleriyle bir eşit ayaklı ilişki içinde olabilmesinin koşulları böylesine bir ekonomik gelişmişlik düzeyinin tutturulmasına bağlıdır. Bu bakımdan ulusal güvenlik Türkiye'nin vazgeçebileceği bir kavram değildir. Herhalde Türkiye önümüzdeki günlerde çok daha dikkatli bir tartışma içinde olmak zorunda kalacaktır.


CENGİZ ÇANDAR - YENİ ŞAFAK GAZETESİ YAZARI

Bu tartışmanın doğrudan doğruya ulusal güvenlikle ilgili olabileceğini göremiyorum ben. Çünkü ulusal güvenlikle ilgili tartışmanın bir ön hazırlığı, kamuoyunda ulusal güvenlik tartışmasının gerekliliğine ve ulusal güvenlik tartışmasının içeriğine ilişkin bir eğilim olurdu. O yüzden, birdenbire bir ağustos günü Anavatan Partisi Kongresi'nden bir gün önce Başbakan Yardımcısı ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz bu kavramı, kongre konuşmasında ifade etti ve tartışmaya açılması gerektiğini söyledi. Kongre konuşmasında da buna bir içerik kazandırmadan neyi kastettiğini çok netleştirmeden, dediğini yaptı, ortaya attı. Genelkurmay, bu konuşmadan 72 saat sonra bildiğiniz o sert açıklamayı yaparak Türk siyasi gündemini belirlemiş oldu. Şu anda ortaya çıkan manzara Mesut, Yılmaz ile Genelkurmay arasında çok net bir ihtilafın yansıdığı ama taraflar arasında ihtilafın varlığı daha öncesinden de biliniyordu ve bu ihtilaf ulusal güvenlik kavramı etrafında değildi. Mesut Yılmaz ile Genelkurmay arasındaki ihtilafın devamı olarak görüyorum ben bu tartışmayı. Ulusal güvenlikle doğrudan ilgili bir yanını açıkçası göremiyorum. Şu anda Türkiye'de siyasi mücadele başka bir deyimle, iktidar mücadelesi, hiç ideolojik ve ilkesel nedenlere dayanmayan, başka çıkarlar üzerinde fakat siyasi ve ideolojik kavramlar ve soyutlamaların arkasına saklanarak yapılıyor.


TARHAN ERDEM - ARAŞTIRMACI-YAZAR

Sayın Yılmaz, ulusal güvenlik konusunun tartışılması gerektiğini, şimdiye kadar özgürlükleri ve gelişmeyi önleyici şekilde ele alındığını söyledi. Ancak kendi tercihini, ulusal güvenlik kavramını nasıl anladığını ve bunun kimler tarafından kararlaştırılması gerektiğini söylemedi. Yani sıkıntılarını söyledi, eleştirisini söyledi, fakat sorumlu bir devlet adamı olarak kendisinin ne anladığını ve nasıl yapılması gerektiğini, nasıl kararlaştırılması gerektiğini söylemedi. Dolayısıyla tartışmanın iki tarafında olanlar da, yurttaşlar da, bugün Sayın Yılmaz'ın ne istediğini bilemiyor, bilemiyoruz. Yani Sayın Yılmaz yetkiler kendinde olsaydı; -çok zamanlarda olmuştur- bunu nasıl kararlaştıracaktı, buna hangi unsurları katacaktı; bunu söylemiyor. Dolayısıyla, tartışma havada bir kavram olarak konuşuluyor. Bir öz kazandırılmış değil. Ben şunu bekliyorum Sayın Yılmaz'dan, ulusal güvenlik nedir, içi nasıl doldurulmalıdır, kimler tarafından kararlaştırılmalıdır. Kendisinin bugünkü ulusal güvenlik anlayışının değiştirilmesi gerektiği yolundaki önerisi nedir, bu yok! Böyle bir, benzetme belki yanlış ama, değirmenlere hücum eden Don Kişot gibi birşeyler söylüyor ama hiçbirşey söylemiyor. Tabii diğer tartışmaların, Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklamaların zamanlı olduğunu sanmıyorum. Bir siyasi parti başkanı bir tartışma açıyor; o tartışmaya, katılmaması gerekenlerin katılmasının henüz doğruluğunu anlayabilmiş değilim.


CÜNEYT ÜLSEVER - HÜRRİYET GAZETESİ YAZARI

Bu son yaratılan ulusal güvenlik tartışmasında maalesef iki yanlıştan bir doğru çıkmamıştır veya iki yanlış bir doğruyu götürmüştür. Ne açıdan bunu söylüyorum, Sayın Yılmaz'ın bu kongre ortamında bu kadar hassas bir konuyu tartışmaya açtığını söylemesi, geçmişteki bazı tavırlarına dayanılarak bunun ne kadar oportonist bir tavır veya ne kadar ciddi bir tavır olduğunun tartışmaya açık olması. Hatta bazı iddialara göre, askerler tarafından yapılan bazı soruşturmalara karşı bir kalkan olarak bu kavramı ortaya attığı iddiaları konuyu hakikaten lüzumsuz bir şekilde sulandırmıştır. Ancak, Genelkurmay'ın tavrına baktığımız zaman da bir başka yanlış görüyoruz. Bir kere bir Genelkurmay adeta siyaset yapan bir kurum gibi davranarak Sayın Mesut Yılmaz'a onun bir muhalifi gibi cevap veriyor. Üslubun çok sert olduğunu görüyoruz ve sonuçta da Genelkurmay'ın ne önerdiği dört sayfalık metinde çok açık belli olmuyor. Yani Genelkurmay ulusal güvenlik kavramımız aynen böyle devam etsin mi diyor? Hakikaten o da bazı eksikliklr görüyor, bunu yeniden revize edelim mi diyor? Orasını anlamak biraz zor oluyor. Sanırım bu da şu gerçeğe dayanıyor; Genelkurmay da farkında ki, evet ulusal güvenlik kavramını Türkiye'nin artık tartışması lazım. Benim üzerinde durduğum üç konu var. Bir, bu iç düşman, dış düşman kavramlarını yeniden gözden geçirmemiz, belki de dünyanın 21. yüzyılda düşman kelimesinin yerine rekabet kelimesini koyduğu bir ortamda, düşman kelimesini çok daha dikkatli kullanmamız gerekiyor. İkincisi, MGK her ne kadar asker ve sivil unsurlardan oluşuyorsa da, hazırlanan raporların asker kökenli, yani tek taraflı olduğunun farkındayız. Bunların tartışılması gerektiğini ben düşünüyorum. Çok önemli bir konu olarak Türkiye bu iç-dış düşman kavramına bağlı olarak, yani yedi düvelle ben niye kavgalıyım; bütün komşularımızla münakaşalıyız, bunu gözden geçirmeli. Kendi içinde bölücülük ve şeriat derken bunların haklı olan kısımlarıyla haksız olan kısımlarını yeniden ayıklamak gerekiyor. Benim şahsi kanaatim böyle bir ayıklamayı Türkiye yapmıyor; yani çok insanın adına konuşan herkes suçlu ve din adına konuşan herkes suçlu gibi bir kavram var ortada. Bunun yeniden gözden geçirilmesi lazım ve de çok önemli. Türkiye madem şeffaflaşıyor, madem ekonomik konularda Türk Silahlı Kuvvetleri bu kadar hassas, o halde bundan böyle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ihaleleri de, alım satımları da şeffaf bir şekilde olmalı. Bundan silahların gizliliğini kastetmiyorum. Ben harcanan, kullanılan parayı kastediyorum. Bunun da artık bir açıklığa kavuşması gerekiyor. Bir de bu tartışma ister istemez, iki yanlış bir doğruyu götürüyordan uzaklaşır bir doğruya doğru gider, bir tartışmayı açar.


İLTER TURAN - SİYASET BİLİMCİ-BİLGİ ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ

Türkiye'nin ulusal güvenlik anlayışı, Türkiye'nin modernleşme stratejisi çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Ve dolayısıyla bu ulusal güvenlik anlayışı merkezi hükümetin bütün güvenlik işini yüklenmesiyle sonuçlanmıştır. Tabii ki, demokrasinin tabi dayanışma içerisinde üreteceği bir güvenlik henüz bize yabancıdır ve onun içindir ki demokratikleştikçe ulusal güvenlik anlayışımız da bir tartışma konusu yapılmaktadır.



GÖRÜŞ: İNSAN KOPYALANIR MI?
BİLİM DÜNYASI TARTIŞIYOR

PROF. DR ASLI TOLUN
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ MOLEKÜLER BİYOLOJİ GENETİK BÖLÜM BAŞKANI


Etik açıdan tartışmalı bir konu. Bunu ne amaçla yaptıklarına bakmak lazım. Çünkü, ileride bunun kullanımı çok kötü olabilir. Mesela, yeni klonlanmış bir kişi, bir organ deposu olarak kullanılabilir. Bir de psikologların tartışmaları var. Bir klonun kendinden büyük bir kişi tarafından çok ezik olacağını, bir takım sorunlar, ruhsal sorunlar yaşayacağını, kişilik sorunları yaşayacağını söylüyorlar. Klonlama biliyorsunuz hayvanlarda yapıldı. Bunun bir amacı vardı; hayvanlarda insan proteinleri üretilebiliyor ve bunlar klonlanarak iyi bir şekilde kuşaktan kuşağa geçmesi sağlanıyor bu özelliklerin. Fakat insanda böyle bir amaç yok. Bu tamamen kişilerin arzularına göre yapılan bir şey. İkincisi de bir takım sorunlar yaşanabilir. Bu ilk koyun, klonlanan koyun örneğinde görüldüğü gibi. Dolly mesela, biliyorsunuz 3 yaşında doğdu çünkü anne üç yaşındaydı. Ondan alınan hücrenin yaşını çocukta yansıttı, bebek olsa bile. İnsanlarda neler olabileceğini henüz bilmiyoruz.


PROFESÖR BERNA ARDA
ANKARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DEONTOLOJİ (TIBBİ ETİK) ANABİLİM DALI ÖĞRETİM ÜYESİ

Klonlama gerçekten insanoğlunun bilimsel ve teknik gelişmeler açıdan gelebildiği son derece heyecan verici bir nokta. İnsanlık adına bilimsel ilerlemenin gelip dayandığı son derece başarılı bir noktadayız. Ama gerçekten bu tarz çalışmaların etik açıdan getirdiği çok önemli sıkıntılar olabilir. Biz her zaman organ nakilleri konusunda etik açıdan, insanların rızalarının alınmış olmasına bakarız. Bu çok önemli bir noktadır ama klonlanmış insanların hiç rızasına bakmaksızın organlarının alınması gibi çok da kabul edilemeyecek bir noktaya geliniyor. Hemen akla gelen bir başka konu da, özellikle üçüncü dünya ülkelelerinin , geri kalmış ülkelerin klonlama teknolojilerinden ne derece yaralanacağı gibi bir soru işareti. Özellikle sınırlı kaynakların tıpta son derece önemli bir yeri var, yani sınırlı kaynakları biz tıpta kullanırken acaba ne gibi dengeleri gözönüne alıyoruz? Yeterince adil olabiliyor muyuz? Adaletli kullandırabiliyor muyuz, ihtiyacı olanlara diye bir soru hemen akla geliyor. İşte klonlama deyince , hep etik olarak düşündüren insanın zihnini yoran konulardan birisi de bu. Klonlama ve insan üzerinde yapılacak olan klonlama işlemlerine, ilk bakışta bu iki noktadan yaklaşmak mümkün.

Kopyalanan insanlar, muhtemelen bizden entellektüel olarak bir kere daha ileride olacaklar. Biyolojik yapı olarak da daha ileri olacaklarını çıkarmak mümkün, dolayısıyla o insanların, bizim onları işte şu amaca hizmet etsinler, biz onları yedek parça deposu olarak görüyoruz gibi bakışımıza karşı çıkacaklarını düşünüyorum.

Belki de bir kocaman bir bulmaca var karşımızda, yani yaşayıp göreceğiz gibi geliyor bana. Ama bilimsel ve teknik olarak laboratuvar olanaklarımızın bize imkan tanıdığı her şeyi de gözü kapalı yapmamalıyız. Etik açıdan ne tür sakıncalar getireceğini düşünmemiz lazım, etikçilerin de düşünmesi lazım. Şu anda belki de bir buz dağının biz çok küçük bir bölümünü görüyoruz. Zannediyorum, bunlar uygulamaya girince öngöremediğimiz bazı başka sorunları da yaşayacağız.


DOKTOR HAYDAR BAĞIŞ
TUBİTAK GENETİK MÜHENDİSLİĞİ BİYOTEKNOLOJİ MERKEZİ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ

Teknolojik olarak insan klonlamak mümkün değil ama insan klonlamanın ne gibi faydaları var, ne gibi zararları var tabi onları da düşünmek lazım. Örneğin çok ünlü insanları klonlamaya çalışırsanız, bunların karakter açısından aynı insanlar olması mümkün görünmüyor. Yani bugün siz Einstein'ı klonlarsanız, o Einsteın belki kötü olacak, Hitler'i klonlamaya çalışırsanız, Hitler belki boyacı belki de iyi bir fizikçi olacak. Dolayısıyla insan klonlamasının ileriki günlerde çok büyük bir açılım getireceğini ben şahsen düşünmüyorum. Daha bilimsel düzeyde edinilen birtakım hücrelerin klonlanmasının, ileriki aşamada bazı organ transferlerine açılım getireceğini düşünüyorum.


PROFESÖR DOKTOR SEVİL ATASOY
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ADLİ TIP ENSTİTÜSÜ MÜDÜRÜ

Adli tıp açısından, önemli bir problem elbette getirecek; kimlik tespiti açısından. Bugünkü teknoloji ile, dünyadaki tüm popülasyonları birbirinden ayırt edebiliyoruz. Bildiğiniz gibi ikizler bile tek yumurta ikizi olmalarının dışında aynı genetik yapıya sahip değiller ve bu sayede biz zaten parmak izinden çok daha ötelerde bir doğrulukta, kimin suç işlemiş olduğunu, olay yerinde kimin olduğunu tespit edebiliyorur. Klonlamayla birlikte bu tabi önemli sorun halinde karşımıza çıkacak ve şimdiki teknik bilgilerimize göre de henüz bir çözümü yok. Yeryüzünde birbiriyle aynı genetik yapıya sahip, ikiyüz kişi, üçyüz kişi olduğu taktirde, bunların hangisinin suçu işlemiş olduğunu anlamak mümkün olmayacak.


GÖRÜŞ: AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KAPATILAN REFAH PARTİSİNİN BAŞVURUSUNU REDDETTİ

Prof. Aslan Gündüz / Marmara Üniversitesi Devletler Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı

Karar beni şaşırtmadı. Ancak bu karar henüz kesin değil, onu söylemek lazım. Bu kararın üç ay içerisinde büyük daire nezdinde temyiz edilmesi mümkün. Büyük daire temyiz edilmesi kabul edilirse, oraya gidebilmesi için beş kişilik bir alt kurul. O kurulun temyiz istemini kabul etmesi ve daha sonra büyük dairenin davaya bakması lazım. Üç ay içerisinde böyle bir temyiz talebi olmazsa veya alt grup temyiz talebini kabul etmezse, dava kesinleşecek. Bana göre bu kararın daha çok önemli boyutları var. Bir defa Anayasa Mahkemesi'nin bir kararı, ilk defa AİHM tarafından uygun bulunuyor. Yani, karar, Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara dayanıyor. Onun verdiği karar sözleşmeye uyumlu bulunuyor. Daha önce de Türkiye'de böylesi oldu. YAŞ davaları dolayısıyla ordudan atılan subaylar dolayısıyla. Strasbourg'daki mahkeme Türkiye'de laikliğin önemini, devlet için önemini veya toplumsal yaşam önemini biliyor. RP'nin demokratik düzen için bir tehlike teşkil ettiği görüşünü kabul etmiş görünüyor mahkeme. Temel hak ve özgürlükler içerisinde bir tehlike teşkil ettiğini. dolayısıyla kendisinin parti kapatılmasıyla ilgili kriterlere uyduğu kabul etmiş görünüyor. Daha önce bizimle ilgili üç dava karara bağlanmıştı. Üçü de bizim aleyhimize sonuçlanmıştı. Bu davalarda biz, mahkemenin hangi kriterleri uyguladığını biliyoruz. Mahkeme, devamlı şunu söyledi: Partiler kapatılmamalı. Çok istisnai olarak kapatılmalı. Şiddete başvuruyorsa ve şiddetin bir biçimi olarak ırkçılığı savunuyorsa, müsamahasızlığı savunuyorsa, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak eylem ve faaliyetlere girişiyorsa, o zaman son çare olarak bir parti kapatılabiliyor. Şimdi bu kriterlere baktığımızda, demek ki RP'nin faaliyetlerini, eylemlerini, temel, hak ve özgürlükler, demokratik düzen açısından tehlikeli görmüş olmalı ki, böyle bir karara varmıştır. Evet, örgütlenme özgürlüğü var. Siyasi alanda çok daha geniş. Ama kamu düzeni, kamu güvenliği, başkalarının haklarını koruma, özgürlükleri koruma açısından bu sınırlamalar getirilebiliyor. Demek ki, RP ile ilgili bu davada bu özgürlüklerin tehlikeye girdiği kararına vardı ki, şiddeti özendirdiği konusuna vardı ki.. demek ki din devletinin kurulacağı konusunda ikna edildi ki mahkeme böyle bir karar verdi, diye spekülasyonda bulunuyorum.


Mustafa Kamalak / Saadet partisi Kahramanmaraş Miletvekili

Biz müspet bir sonuç bekliyorduk ama AİHM, oy çokluğuyla kararı sözleşmeye uygun bulmuştur. Bu karar kesin değildir. Üç ay içerisinde temyizi mümkün. Ben temyiz aşamasında bu kararın bozulacağı kanaatindeyim. AİHM'ne göre parti kapatma çok istisnai hallerde olmalıdır. Demek ki, AİHM, Refah Partisi bakımından bu istisnai halin gerçekleştiğini kabul etmiştir. Yani, hukukun genel prensiplerinden ayrılarak istisnai kurala göre hükmetmiştir. Ben bu kararın bozulacağı kanaatindeyim. Eğer bozulması, ki tabi Türkiye bakımından çok önemli, gerçekten çok önemli bir karar vermiş olacaktır. Yani, bundan önce bildiğim kadarıyla dört kararı da Türkiye'nin aleyhine sonuçlanmıştı. Dört karar, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan dört parti kararı, Türkiye aleyhine sonuçlanmıştı. Ama onların hiçbirisi laiklik ilkesinin ihlal sebebiyle verilmiş kararlar değildi. Laiklik ilkesinin ihlali sebebiyle kapatılan tek parti RP'ydi, bilindiği gibi. AİHM, bu kararı sözleşmeye uygun bulmakta Türkiye'ye önemli bir destek sağlamış oluyor.


Mehmet Ali Şahin / İstanbul Bağımsız Milletvekili

Ben davanın sonucunu, yani açılmış olan davanın reddi şeklindeki sonucu sürpriz olarak değerlendiriyorum. Ben doğrusu bir hukukçu olarak bu davanın adil yargılama hakkı açısından, düşünce, vicdan, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü açısından, en önemlisi 11. maddede ifade edilen, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü açısından kabul edilebilir nitelikte çıkabileceğini tahmin ediyordum. Hiçbir bakımdan sözleşmeye aykırı bulunmamış olması şeklinde çıkmış olması, doğrusu, benim açımdan sürpriz oldu. Yani 3 tane daire yargıcı belki bazı maddeler itibariyle, benim demin ifade ettiğim gibi düşünüyordu. Çok kritik bir oylama. Yani bir tek oyla böyle bir kararın çıktığı anlaşılıyor. . Benim açımdan sürpriz oldu. Ve daha önce AİHM'nin diğer siyasi partilerle vermiş olduğu kararlarla çelişebileceğini, en azından gerekçelerinin çelişebileceğini de düşünüyorum. O bakımdan şiddet içermeyen, şiddeti teşvik etmeyen hiçbir sözün veya örgütün sözleşmeye aykırı olmaması şeklindeki bir düşüncem var. Ben bir hukukçu gözüyle olaya bakıyorum. Ve bu RP davasının savunma hazırlıkları içerisinde görev üstlenmiş bir hukukçu olarak konuya yaklaşıyorum. O bakımdan bunu kendi açımdan bu şekilde değerlendiriyorum. Oldukça zorlama bir karar olduğu kanaatindeyim.


Prof. İbrahim Kaboğlu / Anayasa Hukukçusu

AİHM'nde ilk diyebileceğimiz bir karar, Türkiye açısından da böyle, Avrupa açısından böyle. Laikliğin altının çizilmesi olması, özellikle Türkiye gibi, üyelerinin çoğunluğunun müslüman olduğu bir toplumda laikliğin gerçekleştirilmiş olması ve onun üzerinde demokrasinin yükselmesinin kendine özgü özellikleri, kendine özgü güçlüklerinden kaynaklanıyor. Şu aşamada gördüğümüz kadarıyla bu çok önemli bir karar. Şu bakımdan önemli. Bir, Avrupa tarihi açısından önemli. İki, Türkiye'de demokratik gelişim açısından önemli. Üç, Avrupa Mahkemesi'nin, Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin kapatmış olduğu partiler hakkında verdiği kararlar bakımından bir dönüm noktası oluşturması bakımından önemli. Bu çerçevede ben biraz ikincisi üzerinde durmak istiyorum. İkincisi, Türkiye'deki demokrasi açısından önemli olmasının nedeni şundan kaynaklanıyor. Türkiye'de hep demokrasi mi, laiklik mi, ya da demokrasi mi hukuk mu biçiminde bir ikilem gündeme getirilmeye çalışıldı, geçen yıllarda. Ve bu ikilem daha çok çatışmacı gözle, çatışmacı yaklaşımla değerlendirilen bir ikilem oldu. Oysa Avrupa devletlerine baktığımız demokrasi ve laikliğin birlikteliği ve demokrasinin de hukuk yoluyla ancak kurulabilecek bir rejim olduğu olgusu, benimsenmişti, kabul edilmişti. Ama Türkiye'de bunlar hep çatışmacı bir yaklaşımla algılandı. Ve rejim zorlandı bir çok yönüyle. Zannediyorum, bu bakımdan çok önemli bir karar ve herhalde bu karardan öncelikle ders çıkarması gerekenler söz konusu partinin mensupları olsa gerek. Yani, Türkiye'de demokrasi evet. Ama demokrasi hukuk ve laiklik sınırları içerisinde olacak.


Tufan Türenç / Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü

Ben bunu aylar önce yazdım, hatta dedim ki, 'Erbakan hiç umuda kapılmasın.' Almanya gezisinde, Almanlarla konuştuk, bir sürü uzmanla konuştuk. Oradaki hava hiçbir şekilde RP'nin haklı çıkacağı doğrultusunda bir karar çıkması mümkün değildi. Çünkü, Almanya da biliyorsunuz bir neo nazi partinin kapatılmasına karar verdi. Şimdi, Avrupa böyle bir mantalite içindeyken, RP'ni, demokrasiyi yokedecek bir eylemde bulunan, bir hedefte bulunan partinin kapatılmasını haksız bulamaz. Böyle bir çifte standart yapamaz. Onun için böyle bir karar zaten bekliyordum. Çünkü, demokrasi hiçbir zaman, demokrasiyi yok etmek için kurulmuş bir partiye özgürlük veremez. Böyle bir mantalite olmaz. Ama Erbakan, nedense umuda kapıldı. Şimdi, bu karar ışığında da artık, Türkiye'de bazı değerler, bazı düşünceler yerli yerine oturmak zorunda. Çünkü önemli olan, laik demokratik Cumhuriyete tehlike teşkil edecek hiçbir siyasi hareket haklılık kazanamaz. Türkiye, biliyorsunuz özgürlükler bakımından Avrupa'dan bu konuda geri değildir. Türkiye'de şeriat propagandası bile serbesttir. Yeter ki bunu eyleme geçirmeyin. Eyleme geçirdiğiniz zaman bu suç teşkil eder. Muhafazakarlık suç değil, Türkiye'de. Ama demokratik laik cumhuriyeti yıkıp yerine din ağırlıklı bir cumhuriyet kurmayı hedeflemek Avrupa'da da suçtur, Türkiye'de de suçtur.


Fehmi Koru / Yeni Şafak Gazetesi Köşe Yazarı

Herşeyden önce sürpriz ögesi çok ağır. Yani AİHM'nin bugüne kadar verdiği kararlarla aynı çizgide bir karar vermediği anlaşılıyor. Yargıçlar bu karar konusunda epey mütereddit oldukları izlenimini zaten vermişlerdi. Karar verildi, verilmek üzere haberlerinin alındığı günlerde FP davası, Türkiye'de sonuca ulaştırılmıştı. Hatırlayacaksınız, AİHM'nin üyeleri gelip, Türkiye'de Anayasa Mahkemesi üyeleri ve çeşitli kesimlerle görüşmeler yapmışlardı. Yani, tereddüt içerisinde oldukları o dönemde de farkediliyordu. Özellikle bazı parti sözcülerinin geçmişte sarfettiği sözler konusunda sınırın aşıldığı noktasında bazı tereddütler olduğu duyuluyordu. Türkiye'nin şu andaki durumu 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'daki duruma ben şahsen benzetiyorum. Orada da galipler siyasetin belli noktaları dışlayacak şekilde çizmişlerdi. İşte, nazi partilerinin bir daha kurulmasını engelleyici, komünist partilerinin nasıl kurulabilecekleri veya kurulamayacakları noktasında bazı kararlar almış ve bazı partileri çok açık bir şekilde dışlamışlardı. Türkiye'de de özellikle yeni sistemin, dünya sisteminin düşman ya da tehdit olarak gördüğü unsurlar noktasından gözönünde tutulduğunu da farketmekteydim bir süreden bire. Buna göre de Türkiye'de siyasetin sınırlarının çizilmesi beklentisi içerisindeydim. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararların bu sınırları bizler için çizerken, AİHM'nin böyle bir kararı, o sınırları onaylayacağı beklentisini şahsen taşıyordum ben. Ancak bunun, bu sınırlar içerisinde çizilmesi yani Refah çizgisini dışarıda bırakacak şekilde çizilmesinin yanlış olacağı noktasına belki gelebilirler diye. Bu konuda ikna edilebilirler diye de içimde bir başka beklentiyi de taşıyordum. Demek ki RP'yi savunanlar bu konuda ikna edici olamamışlar


İlter Turan / SİYASETBİLİMCİ- BİLGİ ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ

Biraz şaşkınlıkla karşıladığımı itiraf edeyim. Çünkü şu ana kadar Avrupa ülkeleri kendi tarihi tecrübelerinin ışığı altında sakıncalı gördükleri siyasi akımların yasaklanmasını tabii karşılıyordu. Bunlar arasında da dinci akımlar yoktu. Yani, baktığınız zaman bütün kıta çapında faşist partileri ve geçmişe doğru uzanacak olursak, Almanya çerçevesinde ve komünist partisini soğuk savaşında yasaklamak anlayışla karşılanmıştı. Şimdi bu işlevde bir de laiklik esasına göre dini siyasete alet ettiği düşünülen bir partinin yasaklanmasını mahkemenin uygun bulması belki iki şeyi birden gösteriyor. Veya ikisinden birini... Yani bir gösterdiği şey ihtimal. Özellikle şu andaki duruma bakılacak olursa, islamla ilgili olduğunu tahmin ediyorum. Yani dini akımların da demokrasiyi tehdit edebilecek bir nitelik kazanabileceğini mahkeme kabul etmiş oluyor. Bu bir ihtimaldir. İkincisi, Türkiye için bunun bir tehlike olduğunu kabul etmiş oluyor. İkisi birbirine yakın şeyler ama tamamen aynı şeyler değil. Çünkü ikinci dediğim, değişik toplumların değişik tehditlerle karşılaşabileceğini, demokrasi açısından teslim etmek oluyor. Birincisinde ise Avrupa demokrasi anlayışı için bunun evrensel bir tehlike olduğunu kabul etmek anlamına geliyor. Önemli bir siyasi sonuçları olan bir kararla karşı karşıya olduğumuz çok belli.

 

GÖRÜŞ - Dalgalı Kur-II (27 temmuz 2001)

Abdüllatif Şener / Sıvas Bağımsız Milletvekili

Şimdi sorun, dalgalı kur sisteminden vazgeçilmeli mi, vazgeçilmemeli mi sorunu değil. 18 nisan seçimlerinden bugüne iki yıl geçmiştir. Bu iki yıllık süre; mevcut DSP-MHP-ANAP iktidarının Türkiye'yi yaz boz tahtasına çeviriş süresidir. Yani adeta bu iktidarın elinde Türkiye, yazboz tahtasına dönmüştür. Uyguladıkları politika Türkiye'yi felaketin eşiğine getirince, arkasından bunu değiştirip başka bir politikaya, o yeni politika da yine başka bir felaket getirince, bir başka arayışa girmektedirler. Hiçbir iktidarın Türkiye'yi bu hale getirmeye hakkı yoktur. Dört ayda iki büyük kriz yaşatan iktidarın kur politikalarını da diğer politikaları ile birlikte değerlendirmek lazım. Olayın sadece kur politikası olarak değerlendirilmesi yanlıştır ve eksiktir. Kurun istikrarlı olabilmesi için, güven telkin edilebilmesi için piyasalara, dayanağı olan ekonomik verilerin güçlü olması lazım. Ama izlenen politikalar bu ekonomik yapıyı zaafa uğratırsa, elbetteki kur politikaları da ne olursa olsun işlemez hale gelir. Şu anda yaşadığımız süreç budur.


Faruk Yöneyman / Yabancı Sermaye Derneği Başkanı

Dalgalı kur sistemi, şubat krizinden sonra ortaya konup, uygulamaya geçilen bir sistemdir. Ancak bugüne kadarki uygulamalarında ekonomiye müsbet etkisini tam olarak ortaya koyamamıştır. Bunun sebeplerini araştırırsak, özellikle döviz kurlarındaki oynamaların piyasadaki çok ufak hareketlerle ortaya çıktığı müşahade edilmiştir. Yani bugün 18 milyar döviz rezervi bulunan bir ülkenin içinde 40-50 milyon dolarlık bir oynama dövizde önemli etkiler yaratmış ve tüm ekonomiyi zaman zaman sarsacak noktalara ulaşmıştır. Son derece tedirgin bir piyasada dalgalı kurun bu şekilde devam etmesi Türk parasını, kredilerden önce değerli gözüken; aşırı değerli gözüken türk parasını, aşırı değersiz bir hale getirmiştir. Dolayısıyla şu andaki uygulamaları içinde dalgalı kurun bence hedefine ulaştığı konusunda ciddi şüphelerim var. Peki çözüm nedir? Çözüm, herşeyden önce Türkiye'nin gerçeklerine uygun bir sistem kurmak. Sayın Derviş de zaten belirtti. Dalgalı kura geçmeden devalüasyon yapılsaydı, böyle olmazdı diye. Herhalde yanlış oradan başladı. Ama şu anda yanlış devam ediyor. Bunun kısa sürede düzeltilmesi gerekir. Çünkü bunun ötesinde dalgalı kur aynı zamanda hazine borçlanmalarındaki faiz oranını arttırmak için de spekülatif amaçlarla kullanılmaktadır. Bunun da önüne geçilmesi özellikle devletin borçlamadaki yükünü azaltacaktır.


Melih Melik / Genç İşadamları Vakfı Başkanı

Bence dalgalı kurdan vazgeçilmemeli. Çünkü kuru sabit tutmak sonuçta ekonomiyi devletin belli şekilde kontrol etmesini sağlıyor. Ama bu kontrol, sıcak para olgusunu da beraberinde getiriyor ve sıcak paranın getirdiği yer ortada. Önce bir bolluk, arkasından kriz... Bunu 94'te de yaşadık. İşte, son defa yine yaşadık. Onun için dalgalı kur tabii ki iş dünyası açısından belirsizliklerle dolu oluyor ama eğer bizim dövizi kontol edecek gücümüz yoksa, o zaman sonunda siz kontrol etmeye kaltığınızda, iş dalgalı kura dönüyor ama aynen depremde olduğu gibi büyük bir birikim oluşuyor ve bir defada olan devalüasyonlarla daha büyük zararlar veriyor.


Rıdvan Budak / DSP İstanbul Milletvekili

Dalgalı kur sistemi Türkiye'de henüz ne kadar kullanılabilir; bu belirgin hale gelmedi. Ama uzmanlar muhakkak minimum ve maksimum bir sınırının olması lazım geldiğini söylüyor. Bunu merkez bankasının muhakkak belirlemesi lazım geldiğini söylüyor. Aksi taktirde ihracatı ve ithalatı çok olumsuz yönde etkileyeceğini hepimiz biliyoruz. O bakımdan dalgalı kurdan vazgeçilmeli mi, geçilmemeli mi tartışması yerine bu işin uzmanlarının Türkiye'nin çıkarlarının hangi noktada olduğu biçiminde tartışmasına ve bunun doğru kararının verilmesine ihtiyaç var. Ama muhakkak dövizin çıkacağı seviye ile ineceği seviyenin belli olması lazım diye düşünüyorum.


Uğur Civelek / Ekonomist

Dalgalı kur tartışılıyor ama bu biraz beyhude bir tartışma gibi geliyor bana. Vazgeçme şansımız yok. Programı hatırlayacak olursak, bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması birinci aşamaydı. Burada önemli bir mesafe kaydetmeden güvenin tesisi mümkün değildi. Burada belli bir mesafeyle birlikte ikinci aşama devreye girecekti, piyasaların çalışır hale gelmesi ve derinlik kazanmasıyla bir mesafe kaydedildikten sonra makro dengenin kurulması ve büyümenin başlaması mümkün olacaktı. Ama biz ikinci aşamada takıldık ve suçu da kura buluyoruz. Hayır, sorun kurda değil. Dalgalı kura biz mecburen geçtik. Çünkü bankacılık sektörünü yeniden yapılandırmak adına, hazine kamu ve fon bankalarına önemli miktarda menkul kıymet verdi. Bunlar merkez bankasında nakde çevrildi. Piyasaya anormal boyutta likidite enjekte edildi. Bu likidite enjekte edilmeseydi, dalgalı kura geçmeyebilirdik ama nakit akışları kırılmıştı, borçlanma çözülemiyordu. Mecburen geçtik. Şu anda bu likiditeyi piyasaya vermemiz gerekiyordu, verdik ama dalgalı kurdan vazgeçme şansımız yok. Korkuyla, caydırıcılıkla güveni kazanma şansımız yok. Bizim oturup orta vadede düşünmeyi öğrenip, dalgalı kurla yaşamaya alışmamız gerekiyor. Şu anda dalgalı kurun maalesef alternatifi yok. Keşke olsaydı...

 


GÖRÜŞ - Dalgalı Kur-I (27 temmuz 2001)

Ali Bayramoğlu / Müsiad Başkanı

Türkiye'de dalgalı kur sisteminden mutlaka vazgeçilmeli. MÜSİAD olarak yayınladığımız raporda da, bunu net bir şekilde söyledik. Türkiye devalüasyon nispetini netleştirmeli , kur garantisini; toplum, işadamları, ithalatçılar ve ihracatçılar net bir şekilde görerek, plan ve program yapabilmelidir. Hükümetin özellikle bu program çerçevesinde beş ay sonra geldiği bu noktayı, -ki bazı yetkililer artık bunu kabulleniyor- doğru bir nokta olarak değerlendiriyorum. Eğer dalgalı kur sistemini değiştirmezseniz Türkiye'de ekonomiyi reel piyasa şartları değil, spekülatif piyasa şartları oluşturmaya devam edecektir. Bu da güven ortamının oluşmaması ve insanların ticarete bakış tarzının her geçen gün müsbet yönde değil menfi yönde gelişmesine sebebiyet verecektir. Kısaca dalgalı kurdan vazgeçilerek mevcut sistemin netleştirilmiş bir devalüasyon ve netleştirilmiş bir kur politikası olarak devam etmesi Türkiye açısından faydalıdır.



Enis Berberoğlu/ Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı

Dalgalı kur Türkiye için bir tercih değil, daha önceki kur rejiminin iflasının ardından gelen bir savunma rejimiydi. Şöyle ki; Türkiye kur çıkmazında döviz rezervlerini eritmek pahasına kuru müdafa etti. Fakat IMF bir yerden sonra bu rezervin erimemesi için Türkiye'yi devalüasyona , dalgalı kura geçirdi. Dalgalı kur rejiminden bu saatten sonra dönmek mümkün değildir. Öngörülebilir bir bant uygulaması ise yurt dışından, özellikle IMF'den sağlanan kaynakların rezervinin erimesine yol açacağı için dışarıdan çok yoğun muhalefet görecektir.



Eser Karakaş/ Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı

Dalgalı kur sistemi artık modası geçmeye başlamış bir sistem ama aylık enflasyonun Avrupa Birliği yıllık enflasyonunun iki katı olduğu bir ülkede, sabit kur rejimi uygulamak mümkün değil. Bu tabii Türk lirasını inanılmaz değerli hale getiriyor ve bütün dengeleri alt üst ediyor. Bence esas tartışılması gereken, kısa dönemde ayarlanabilir, kontrollü döviz kur sistemine geçmek. Bu belki belirsizlikleri azaltmak açısından önemli ama bence döviz kurlarında yaşanan bu dengesizlik bir sonuçtur. Türkiye; mutlaka çok uzun olmayan bir vadede; çok kısa bir sürede; hatta mümkünse enflasyon oranını avrupa birliği standartlarına indirip, Türk parasını Euro'ya endeksleyip, bu belirsizlikten daha kalıcı bir şekilde kurtulabilir diye düşünüyorum. Yoksa enflasyon oranlarının böyle seyretmesi durumunda döviz kurları daima Türkiye için sorun yaşatacaktır. Bunun hiç bir kaçışı yoktur. Geçen ay yüzde 15 sonra oldu, yüzde 3 oldu. Yani bu kurlarla bu enflasyon oranlarıyla, belirsizlik faktörünü minimize eden sağlıklı bir döviz kuru politikası oluşturmak söz konusu değil. Eğer bunu bir şekilde sabitlerseniz bu enflasyon oranlarında büyük sorunlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla da, dediğim gibi döviz kurları bir sonuçtur. Türkiye mutlaka önce enflasyon sorununu çözmeli. Türkiye bütün ekonomik enerjisini kullanarak, şu an yangını söndürmek için orta dönemde bütçe açıklarını kapatıp, enflasyonu yüzde 3'ler seviyesine indirmeye çalışmalıdır. Başka çıkış yolu görmüyorum.


Prof. Taner berksoy / Bilgi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı

Şu anda dalgalı kurdan vazgeçip vazgeçmemek gibi bir seçeneğimizin olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ; 2000 yılında dalgalı kur dışında yönetilen bir çıpa, kur çıpası kullandık ve onu başaramadık. Bu başarısızlıktan sonra piyasa aktörlerinin, bugünkü siyasi yönetimin, bugünkü bürokratik yönetimin herhangi bir şekilde bir dalgalı kuru yönetebileceğine ilişkin güvenleri olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla dalgalı kurdan bir bant sistemine geçtiğimiz taktirde, kurun hızla bandın üst limitine geleceği ve orayı zorlayacağını ve orada Merkez Bankası'nın gücünün teslim edileceğini düşünüyorum. O kırıldığı taktirde yeniden kur sistemine döneriz. Çok daha büyük risklerle döneriz.

 


GÖRÜŞ - Küreselleşme-II (26 temmuz 2001)

Can Baydarol/ Türkiye-Avrupa Vakfı Başkan Vekili

Küreselleşme II. Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan; ülkelerin kendi çıkarlarını izlemelerinin yol açtığı savaşın üstesinden gelmek üzere ortaya çıkan ve bugünkü dünya ekonomisine damgasını vuran bir süreç aslında. Bu süreçte başta devletler ama giderek onun yerini alan sermaye ve ulus devletin sınırlarının aşılması olgusu var. Bu çerçevede de; bazen ekonomik, bazen sermaye bazen de ticareti ilgilendiren ama sonuçta siyasi entegrasyona kadar, hemen yanıbaşımızda Avrupa Birliği'yle somutlaşan bir olgu.
Küreselleşmeye karşı tavır almak pek olası değil aslında. Çünkü küreselleşme sonuçta bir olgu. Bu biraz yağmura benziyor. Yani yağmur yağdığını gördüğünüz noktada, şemsiyeyi açıp açmamak tercih sorusu burada önem kazanıyor. Ben kendi adıma küreselleşmeye karşı şemsiyeyi nasıl açabileceğini düşünen grupta kendimi daha fazla tanımlayabiliyorum. Bu çerçevede tahmin ediyorum ki, Türkiye'nin özellikle küreselleşme olgusundaki sonuçlara karşı en azından ayakta durabilmesinin tek yolu AB tam üyeliğinden geçiyor. Benim düşüncem, bir parça küreselleşmeye taraf olmaktan ziyade, küreselleşmenin getirdikleri ya da götürdüklerinden pragmatik olarak türkiye nasıl yararlanabilir sorusuyla ilişkili...


Cem Duna / Tusiad Yönetim Kurulu Üyesi

Küreselleşme dünyanın herhangi bir noktasındaki yaşantıyı etkileyen bir olayın, dünyanın başka bir noktasında kendini tekrar etmesi arasındaki zaman diliminin daralması demektir. Yani üretim sürecinden örnek vermek gerekirse şöyle birşey söylemek mümkün. Örneğin; İngiltere'de 1850'de üretim sürecine giren buhar makinesinin, Rusya'da 1900 yılında üretim sürecine girdiğini düşünün. Buna mukabil çağımızda bir yarı iletken silikon vadisinde üretime geçtikten 2 yıl sonra Çin'de üretime geçiyor. Yani bir ifadeyle zaman diliminin kısalması.
Ben tabii ki küreselleşmeden yanayım . Türkiye küreselleşme içinde mutlaka rol alması gereken bir ülkedir. Bunun dışında kaldığı takdirde üçüncü sınıf bir ülke olacaktır. Bunun da Türkiye'nin layık olduğu bir sonuç olduğunu sanmıyorum...



Mustafa Sönmez / Ekonomist-Gazeteci

Küreselleşme bence emperyalizm tanımına getirilmiş yeni bir ifade; emperyalizm tanımını unutturmak, ideolojik literatürden çıkarmak için imal edilmiş bir kavram. Esas olarak; 19. Yüzyıldan itibaren adı sermaye ihracıyla beraber gündeme gelen emperyalizmin, son yüzyılla beraber teknolojideki gelişmeler ve diğer sermaye hareketlerindeki ivmeyle beraber artan yeni oluşumun adı. Dolayısıyla yeni bir olgu olduğunu düşünmüyorum. Var olan ama değişen emperyalizm olgusunun yeni ifadesi diye tarif edilebilir. Bu olgunun dünyada adil düzen ya da gerçek adalet vaadeden bir süreç olmadığı hergün yaşanan gelişmelerle ortaya çıkıyor. Dünya hızla iki kutba ayrılıyor. Bir tarafta ultra zenginler var, bir tarafta da yoksullaşan bir dünya var. Beraberinde çok ciddi çevre sorunları , yoksullaşma sorunları ve gerilimlerin arttığı bir dünya vaadediyor...


Doç. Sadi Uzunoğlu / İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Görevlisi

Küreselleşme; bilginin, emeğin her türlü teknolojinin dünya çapında paylaşılabildiği; paylaşılabilir hale geldiği bir ortamı ifade ediyor. O yüzden ulus devletler burada önemini kaybediyor. Tabii ki bu olgu içinde bir takım sosyal dengesizlikler olsa da, bunlar, karşıt görüşte olanların üreterek çözebilecekleri bir sorun. Keza, karşıt görüşte olanlar bu konuya dikkat çekerek özellikle sosyal anlamdaki küreselleşmenin getirdiği bazı problemlere eleştiri getirmeye çalışıyor. Eğer bunlar dikkate alınırsa, çok daha güzel bir sonuca varılabilir küreselleşme konusunda.
Dolayısıyla bu olguya karşı olup olmamak yerine bu olguda türkiye nerede yer alabilir. Türkiye bu değişim dünyasında; bu teknolojinin, bilgi çağının getirdiği yeni dünyada nasıl yer alabilir? Bence bunu tartışmamız gerekiyor. Eğer biz buna karşı olup olmamayı tartışırsak sanırım bir yüzyıl daha kaçıracağız. Çünkü daha önceki dönemlerde sanayileşmeyi de kaçırmıştık. Herhalde küreselleşme de bu şekilde elimizden uçup gidecek. Tekrar çağın gerisine düşeceğiz diye düşünüyorum.



Mehmet Bekaroğlu /Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı

Şimdi küreselleşme diye bir realite var. Yani, realite var derken, bir ekonomik ve toplumsal ilişkiler biçimi, kendisini kendi içinde güçleriyle bütün dünyaya dayatıyor. Böyle bir olgu var. Bu olguyu yok saymak etkilenmemek mümkün değil. Ama tabii bu küreselleşmeyi tartışmak lazım. Türkiye'de özellikle bu konuyu hiç konuşamadık. Bu küreselleşme, kürenin merkezinde bulunanlar için belki anlamlı bir şeydir, onlar için belki faydalı bir şeydir. Ama bütün dünyaya ne getiriyor? İşte, sermaye hareketleri küreselleşmenin bir özelliğidir. Ekonomide, mal hareketleri, hizmet hareketleri , kültür hareketleri de meta hareketleri olarak görülüyor. Bunlar hep küreselleşmenin özellikleridir. Bunlar insanlara ne getirip götürüyor, ona bakmak gerekir. Bana göre küreselleşme özellikle ekonomik küreselleşme sermaye, mal ve hizmet hareketleri bizim gibi gelişmekte olan ülkelere ya da geri kalmış ülkelere çok fazla güzellikler getirmiyor. Bir takım güzelliklerin yanında sıkıntılar da getiriyor. İşsizlik getiriyor, kırsal kesimde boşalma getiriyor, büyük şehirlerde asgari ücretle çalışma zorunluluğu getiriyor. Dolayısıyla küreselleşme bir realitedir. Hatta küreselleşmenin dayattığı ekonomik model bir bilimdir. Dolayısıyla küreselleşmeyi tartışamayız. Bunu kabul etmiyorum, reddediyorum. Küreselleşme bir realtedir ama küreselleşmeden etkilenen herkesi eşit bireyler olarak ve eşit ülkeler olarak bunu tartışmamız gerekiyor. Sermaye hareketlerinin bugün üretimi nasıl düşürdüğünü ve dünyadaki açlığa nasıl sebebiyet verdiğini bütün bunları tartışmamız ve hep beraber bu konuyla ilgili bütün dünyada bireyler olarak karar vermeliyiz diyorum..


İbrahim Betil / Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı Başkanı

İletişim teknolojisindeki gelişmeler iletişimin bireyselleşmesine ve özelleşmesine yol açtıkça, özellikle bilgi akımındaki duvarlar hızla yıkılmakta, küreselleşelme denen oluşum dünya insanlarını, ekonomilerini, kültürel ve sosyal alışkanlıklarını, davranış biçimlerini birbirine yaklaştıran, bir diğerinden daha çok etkilenmesine yol açan bir olgu. Küreselleşme esas itibarıyla bilgi akışındaki genişleme, derinleşme ve çoğalmayla besleniyor. Bana göre teknolojide; özel iletişim teknolojisindeki gelişme, küreselleşmenin en büyük besi kaynağı. İnsanlık varolduğu sürece bilimin ve teknolojik gelişmenin durması mümkün olmadığına göre küreselleşmenin genişlemesinin ve büyümesinin önüni kesmek mümkün değil. Yani bana göre, bir anlamda doğal bir süreç. Bu sürecin parçası olmak ya da dışında kalmak gibi düşünenler olabilir. Ben bu tür düşünenleri, televizyon çıktığı zaman evine sokmak için reddedenlerin direnişine ya da evine aldıktan sonra yan gözle bakanlara falan benzetiyorum. Bir de ulusal değerleri, milli değerleri korumak adına küreselleşmeyi reddetmek gerekir diye düşünenler var. Bunlar aile olarak sahip olduğunuz değerler içinde,yaşadığınız apartman ve yaşadığınız mahalledeki insanlar tarafından benimseniyorsa, o değerler zaten hiçbir zaman kaybolmaz. Ancak değer adı altında dışa kapalı kalmayı gelişmeye , dünyaya kapalı kalmayı, insanlarımızı karanlığa, cehalete, yoksulluğa mahkum etmek, dolayısıyla bir avuç yöneticiye boyun eğmesini sağlamak gibi bir düşünceniz varsa, küreselleşmenin etkisiyle er geç sizin koyduğunuz yapay engeller aşılacaktır diye düşünüyorum.


Ufuk Uras / Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı

Sermaye hareketlerinin mal ve hizmetlerinin evrenselleşmesi anlamına gelen küreselleşme, kendi karşıtlarını da yaratıyor. Sermayenin küreselleşmesi karşısında direnişin de küreselleşeceğini görüyoruz. Seatlle'dan prag'a, cenova'ya, bütün küreselleşme mağdurları küreselleşmenin fiili sonucu olan yoksulluk, özelleştirme ve işsizlik karşısında alternatif bir küreselleşmeyi savunuyor. Küreselleşmenin yeni liberal formu karşısında aslında sınırların kalktığı, emeğin serbest dolaşımının söz konusu olduğu, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplumu savunuyorlar ve sermayenin küreselleşmesinin ekonomi politikası ndan yeni liberalizm tahribatına karşı dünyanın her yerinde bir dayanışma dalgası gelişiyor ve farklı bir dünya kurulabilir umudu da burdan beslenecektir diye düşünüyorum. Dışımızda olan bir olgu değil küreselleşme. İktidara karşı mücadele aynı zamanda küreselleşmeye karşı mücadele olduğu için çok somut politikalar üzerinde, toplumun talepleri üzerinde yaygınlaşmasını sağlamak da, türkiye'deki sol hareketin görevi diye düşünüyorum..


Ahmet tan / DSP Milletvekili

Küreselleşme: belki sloganla konuşmak gibi olacak ama... Kapitalizmin son aşaması emperyalizm dediğimiz bir dönem vardı. Şimdi kapitalizm dönüştü, küreselleşme biçimini aldı. Küreselleşmenin önünde durmak kolay değil, mümkün de değil belki ama şunu söylemek mümkün: gidip hamburger yediğimiz anda, blue jeans pantolonları giydiğimiz anda, cep telefonlarını, kredi kartlarını cebimize koyduğumuz anda, küreselleşmenin içinde zaten yavaş yavaş yer almaya başlıyoruz. O yüzden küreselleşmeye karşı çıkmak gerekli de değil bugünün dünyasında. Küreselleşmeyi, ulusal çıkarların dozunu ayarlayarak lehinee çevirmesi mümkün, ulusların, halkların. Kapitalizme karşı olsak bile kapitalizm var. Küreselleşme de öyle.

 


GÖRÜŞ - Küreselleşme-I (25 Temmuz 2001)

Bülent Akarcalı / ANAP Genel Başkan Yardımcısı

Küreselleşmeyi, her insanın yaşadığı ülkenin artık dünya çapına ulaşması ya da dünyanın kendi ülkesine gelmesi şeklinde tarif edebiliriz. Sınırların kalktığı, mesafelerin azaldığı yeni bir dünya diyebiliriz.
Küreselleşme Türkiye'nin karşı duramayacağı bir olgu. Bizim yapmamız gereken, küreselleşmenin avantajlarını kullanıp, . Küreselleşmenin getirdiği sakıncaları mümkün olduğu kadar bertaraf etme politikası olmalıdır. Küreselleşme insanların büyümesi, kurumların, toplumların evrim geçirmesi gibidir, buna karşı koyamayız. Ancak bunu başkalarının bize empoze ettiği şekilde değil , ya da küreselleşmenin kendisinin empoze ettiği şekliyle değil, kendimizi koruyacak biçimde almalıyız. Küreselleşmeyi kendi ihtiyaçlarımıza göre yönlendirebilecek pozisyonları oluşturmamız gerekir. Küreselleşme herkesi kapsayan bir olgu. Bir insanın çoçukluktan delikanlılığa, delikanlılıktan olgunluğa geçmesi gibi. Bütün mesele bunu en iyi şekilde yapabilmektir..
Olumsuzlukları bertaraf etmedeki temel olay küreselleşme hakkında bilinçlenmedir. Avantajı; sınırların kalkması, mesafelerin azalması, dünyanın tek pazar haline gelmesi, tüketicinin herşeye erişebilmesi.. Dezavantajı ise, uluslararası tekellerin ortaya çıkması., ülkelerin kendi milli politikaları dışında başka politikaları uygulama konusunda mecbur kalması diyebiliriz...


Can Paker/ TESEV Başkanı

Küreselleşme özellikle son zamanlarda telefon bilgisayar ve televizyonun bir anda kullanılmasının getirdiği enformasyon akışının büyük yollar kazanmasıyla ortaya çıktı. Tüm bilgiler dünyanın her tarafına ve herkese ulaşır hale geldi. Bu, dünya pazarlarını birbirine yaklaştırdı ve herkes kimin ne ürettiğini bilir hale geldi.. Böylece dünya; gerek bilgi alışverişi, gerek para ve kapital transferi açısından, gerekse malların dünyanın her yerinde ulaşması açısından bir bütünlüğe doğru gitti.
Küreselleşme, tarihin bu noktasında oluşmuş bir olay. Ben küreselleşmeye karşıyım demek, güneşin doğmasına karşıyım demek gibi birşeydir. Küreseleşmenin beraberinde getirdiği bazı çarpıklıkları, insanın temel yaşamına ters gelen şeyleri düzeltme imkanı var. Mesela bunlardan biri çevre konusudur, işsizlik gibi sorunlar olabilir. Ama bunlar olayın kendisini değil, yan etkelireni kaldırmakla ilgili çalışmalar demektir.
Küreseleşmeye karşıyım veya tarafım sözlerinin her ikisini de anlamlı bulmuyorum. Çünkü kendi kendine gelmiş doğal bir olaya karşı olunmaz diye düşünüyorum...



Cüneyt Ülsever/ Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı

Küreselleşme, dünya tarihinde ilk kez dünyanın her santimetrekaresinin tek ve ulaşılabilir bir pazar haline gelmesidir. Bu dünyada ilk defa oluyor. Bu şu demektir: artık Sivas Zara'daki bir tüketici, Sri Lanka'daki satıcıdan bir ceket alabilecek hale gelmiştir. Bunun kanunlarla , ithalat ihracat kurallarıyla sınırlandırılmasına artık imkan kalmamıştır. Küreselleşmenin ikinci önemli ayağı teknolojideki muazzam gelişmedir. Bilgi teknolojisindeki gelişme, dünyadaki bilgilerin çoğunu tarihte ilk defa bedava hale getirmektedir. Genetik bilimlerdeki gelişmeler dünyada ilk defa yaşamı uzatmayı, tarım ürünlerini geliştirmeyi, insan biyolojisinde oynamalar yapmayı müsait kılmaktadır.
Küreselleşme bir vak'adır. Yani, bir fırtına geliyorsa bu fırtınanın karşısında veya yanında olunamaz. Sevebilirsiniz, sevmeyebilirsiniz ama kürüselleşme bir vak'adır. Türkiye'nin veya dünyada herhangi bir ülkenin geri çeviremeyeceği , değiştiremeyeceği , sınırlarından içeri almakta imtina edemeyeceği bir vaka. Küreselleşme artı ve eksileriyle geliyor Türkiye'ye. Türkiye'nin ivedilikle tedbirlerini alıp küreselleşmenin getirebilecegi zararların önüne geçmesi, ondan sonra birtakım imkanları kullanarak küreselleşmenin nimetlerinden faydalanabilmek için hazırlık yapması lazım.


Edip Özbaş/ MHP Kahramanmaraş Miletvekili

Küreselleşme genel manada dünyamızın 21. Yüzyılda ulaştığı teknoloji sayesinde ülkelerin ve ülke insanlarının birbirine yaklaşması , ekonomik kültürel ve sosyal bazda insanların birbirlerine yakınlaşması, insanlığın ortak değerlerde kristalize olması şeklinde değerlendirilse de, maalesef bugün bize sunuş şekliyle küreselleşme batının iktisadi, sosyal ve siyasal konularda odak haline gelme isteklerini dünya insanına bir ifade etme şekli olarak görüyoruz. Ulusal bazda binlerce yıldan beri oluşan kültürleri hiçe sayan tek kültür ,tek devlet şeklinde dünyayı organize etmek isteyen güç.
Bütün isteği dünya insanın refahı, mutluluğu değil , olsa olsa egoların tatminidir. Böyle düşünülürse, bugün emparyalist batı kapitalizmi küreselleşme adı altında işlevini sürdürmek istemektedir. İşte bizde Türk milleti olarak, bize sunulmak istenen herşeyi doğru kabul etmeyip, tarih şuuruyla değerlendirip, hadiselere bu şuurla yaklaştığımız taktirde, ulus olarak daha sağlam basarız ve önümüzü daha iyi görürüz. Mutlaka insanlığın ortak değerlerini gözardı etmeden , kendi milli değerlerimize daha sıkı sarılarak ortak değerlerimizle birlikte dünya milletleri ailesinin şerefli bir üyesi olmak mecburiyetindeyiz. Türk milletinin ve ebedi türk milletinin yer aldığı küreselleşmeye evet ama aksine hayır.


Fikri Sağlar/ Politikacı

Küreselleşmeyi iki türlü algılamak gerekiyor. Bugün baktığımızda gelişmiş ülkelerde küreselleşme; büyüme, refah, yoksul ülkelerde de çeteleşme ve yoksullaşma olarak gösteriliyor. Aslında dünyalılaşmayla küreselleşmeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Dünyalılaşma, dünyada ulaşılmış olan çağdaşlığı , uygarlığı, teknolojik gelişmeyi paylaşma; çevre bilincini, insan haklarını, özgürlükleri paylaşma olarak kabul edilmeli. Ama küreselleşme diye adlandırdığımız kapitalizmin yeni güler yüzünü, yani sermayenin uluslararası boyutlarıyla emeğin üzerinde egemen olmaya çalışmasıyla ayırmak gerekiyor dünyalılaşmayla küreselleşmeyi. Bu anlayış içerisinde değerlendirme lazım. Sermayenin kayıtsız şartsız insanları yok etmek, hatta ülkelerini yöneterek onları sömürmek doğrultusundaki yeni anlayışına ve uygulamış olduğu projeye karşı çıkmak da lazım. Onun için sermaye küreselleşmesine karşı çıkmak gerekiyor. Ama dünyalılaşmaya; dünyadaki gelişmeye katılmak, sahiplenmek ve onu paylaşmak gerekiyor.


Serdar Turgut/ Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı

Küreselleşme çağımızın bir gerçeği. Normal bir gelişme. Kapitalizmin normal bir aşaması. Bunun böyle olacağı çok eskiden beri biliniyordu. Yeni birşey değil. Eskiden başka bir dünyada kutupların olduğu bir dünyada buna emperyalizm deniliyordu. Şimdi başka bir dünya. Herkes kapitalist olduğuna göre kapitalizmin dünya üzerindeki sistemi bu. Buna karşı çıkmak mümkün değil sadece daha düzgün işlemesinde, ülke yararına işlemesinde, modeller geliştirmek gerekiyor. Türkiye'de de bunu yapmaya çalışan insanlar olduğuna inanıyorum. Ben de bunlardan biri olmaya çalışıyorum. Sadece merkez ülkelerin değil bizim gibi ülkelerin de çıkarına çalışan bir sistemin gelişmesi içinde adım atılması gerekiyor.


Soli Özel / Bilgi Üniversitesi Uluslarası İlişkiler Öğretim Görevlisi

Çok kısaca söylemek gerekirse, kürüselleşmenin çekici motorluğunu kapitalizmin yeni bir atakla iyiden iyiye dünyasal bir sistem olmaya başlaması yapıyor. Fakat sadece ekonomik boyutla sınırlı değil; bunun kültürel boyutu, siyasi boyutu izdüşümleri, sosyal boyutları ve tabii kapitalizmin sanayileşmenin sonuçları itibariyle de , örneğin çevreden kaynaklanan bütün dünyadaki insanları ilgilendiren boyutları var. Yani bunu tek boyutlu bir mesele olarak tartışmak mümkün değil.
Küreselleşmeyi bir olgu olarak kabul edebiliriz. Bence potansiyel olarak getirebileceği iyilik, içine kapanmış ülkelerden oluşan bir dünyadan daha fazladır. Ancak küreselleşmenin bugünkü gibi güçlünün güçsüzü ezmesini kolaylaştıran bir şekilde ya da bunu sürdüren bir şekilde devam etmesini savunmak da bana göre mümkün değildir. Ancak onun ötesinde daha ciddi birşey var. Kapitalizmin mantığının hiç değilse bir bölümü sorgulanmadığı taktirde zaten hepimiz susuzluktan artan hava sıcaklığından, kirlenmiş havadan vs. den yok olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalacağız. Dolayısıyla ben şu ya da bu şekilde dünya tarihinin bize hediye etmiş olduğu ya da miras bırakmış olduğu bugünkü meselelerin zaten ancak küresel bir yaklaşımla aşılabileceğine inanıyorum ama küresel siyasetin küresel ekonomideki güçlükleri dizginleyebilecek şekilde örgütlenmesi şartı ile. Bu olmadığı taktirde zaten hepimiz iktisadi gücü elinde tutanların insafına kalırız ki , onların da pek insafı olduğu kanaatinde değilim zaten bu bir subjektif mesele değil. İşin kendi mantığı son derece ezici bir süreç..



Prof. Türkel Minibaş/ İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi

Küreselleşme, kapitalizmin 1980'li yıllar itibarıyla girmiş olduğu sürecin adıdır. Ve burada, kapitalizm, içine girdiği süreçten sermayenin önündeki engelleri kaldırarak, bunu da iletişim ve bilgi işlek teknolojisindeki hızlı gelişmeyi sağlayarak yaratmakta. Sermaye önündeki bütün engelleri kaldıracak yasal olanakları ve beraberinde ekonomik olguları oluşturmakta, böylelikle dünyanın her yerinde daha kolay nemalacağı, daha yüksek oranlarda nemalanacağı alanlara doğru hareket özgürlüğü kazanmaktadır.
Küreselleşmeden yana veya karşı olmak mümkün değildir. Çünkü, kapitalist sistem içinde yaşayan herkes bu olayın içinde de vardır. Dolayısıyla küreselleşmemenin getirdiği bütün zararlara, yani ulus devletin yok edilmesine, hızlı kirlenmeye , hızlı yoksullaşmaya ve adaletsizliğe karşı çıkmak kürüselleşmenin bütün olumsuzluklarına karşı çıkmak anlamına geldiği için, küreselleşmeye değil ama getirdiği tüm olumsuzluklara karşıyım...


 
   
 
 
NTVMSNBC   NTVMSNBC 'ye iyi erisim için
Microsoft Internet Explorer
Windows Media Player   kullanın
 
   
  Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler |
Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları