Bu bir evrimsel gerçek ve aynen çoğumuzun kendini bir primat, bir memeli ya da basit bir fani olarak değerlendirmemesi gibi, yalnızca gündüz aktif canlılar olduğumuz üzerinde düşünmüyor olmamız da bu gerçeği değiştirmez. Ve geceye yaptıklarımızı açıklamanın tek yolu da budur: Geceyi aldık ve bizi ağırlasın diye onu mühendislik yöntemlerimizi kullanarak ışığa boğduk.
Foto Galeri: Kaybolan gecemiz
Bu tür bir mühendisliğin bir nehrin üzerine baraj kurmaktan hiçbir farkı yok. Yararları beraberinde yan etkileri de -ışık kirliliği- getiriyor ve bilim insanları ışık kirliliğinin etkilerini araştırmaya henüz başladı. Işık kirliliği büyük oranda yanlış aydınlatma tasarımından, yapay ışığın aşağıya -istendiği yere- odaklanmak yerine, yukarıyı, gökyüzünü aydınlatmasından kaynaklanıyor. Kötü tasarlanmış aydınlatma geceyi solduruyor ve biz dahil pek çok canlı türünün uyum sağlamış olduğu ışık düzeylerini -ve ışık ritimlerini- kökten değiştiriyor. İnsanın yarattığı ışığın doğal hayata sızdığı her yerde, yaşamın belirli özellikleri -göç, üreme, beslenme- bundan etkileniyor. İnsanlık tarihinin büyük bölümü boyunca ışık kirliliği sözü bir anlam ifade edemezdi. 1800lü yıllarda bir gece, ay ışığında, o zamanlar Dünyanın en kalabalık kenti olan Londraya doğru yürüdüğünüzü hayal edin. Kentte yaklaşık 1 milyon kişi yaşıyordu ve bu insanlar, o zamana dek olduğu gibi o gece de mumlarla, meşalelerle ve kandillerle aydınlanıyordu. Yalnızca birkaç ev, gaz lambasıyla aydınlatılıyordu, sokak ve meydanlarda gaz lambalarının yer alması içinse yedi yıl daha geçmesi gerekecekti. Birkaç kilometre öteden, Londranın yerini loş ışığını görerek bulmak ile kenti koklayarak bulmak arasında hemen hiç fark yoktu.
Bugün insanlığın büyük çoğunluğu, aşırı aydınlatılmış kent ve banliyölerden, ışık seli altındaki otoyollar ve fabrikalardan saçılan ışık demetlerinden yansımış, kırılmış ışınların oluşturduğu iç içe girmiş ışık kubbeleri altında yaşıyor. Neredeyse Avrupanın tümünde geceler bir ışık bulutu oluşturuyor ve bu, ABD ve Japonya için de geçerli. Atlas Okyanusunun güneyindeki tek bir balıkçı filosunun pırıltısı -kalamar avlayan balıkçılar halojen lambalarıyla avlarını kendilerine çekiyorlar- uzaydan, yakıcı bir parlaklıkta, aslında Buenos Aires ya da Rio de Janeirodan da daha parlak görülebiliyor.
Kentlerin çoğunda, yıldızlar gece gökyüzünden silinmiş gibi duruyor ve geriye, karanlık korkumuzu yansıtan, içi boş, negatif ütopyalarda resmedilmiş kentlerin gece ışıltısını anımsatan bir pus kalıyor. Bu yaygın turuncu pusu öylesine kanıksadık ki, ışığın gökyüzüne hiç yansımadığı bir gece, deneyimlerimizin, hatta neredeyse anılarımızın bile ötesinde. Ve kentin bu açık renkli kubbesinin ötesinde -boşa harcadığımız ışıktan hiç etkilenmemiş- evrenin geri kalanı yer alıyor -yıldızlar, gezegenler ve galaksiler görünürde sonsuz bir karanlığın içinde parıldıyor.
BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?
IŞIK KİRLİLİĞİ
Geniş anlamda ışık kirliliği geceleyin gerekli olmadığı halde parlayan her türlü yapay ışığı belirtir. Bu gece parlaklığı insanları ve pek çok hayvanı şaşırtarak, gözlerini ve böyle ışıklı olmayan bir dünyada evrilerek gelişmiş olan biyolojik ritimlerini bozabilir.
Başıboş ışınların yarattığı kirliliğin etkilerinden biri gökyüzü yansıması, yani bulutların ve atmosferdeki parçacıkların ışığı saçarak yıldızları ve gece gökyüzünün diğer özelliklerini görmeyi zorlaştırmasıdır, üstelik bu gittikçe ağırlaşan bir sorun. Gökyüzünün yansımasının küresel boyutunu gösteren haritalar geceleyin yeryüzünün anlık görüntüsünü sunmanın ötesinde, bulutların ve tozların ışık saçıcı etkilerini açıklıyor ve yerden belli bir noktanın yukarısında gökyüzünün ne kadar parlak olduğunu ortaya koyuyor. Böylece dünya nüfusunun büyük bölümünün geceleri yansıyan ışıkların bulandırdığı bir gök altında yaşadığını gözler önüne seriyor.
Gökyüzünün yansıması kent sınırlarında ve hatta uluslararası sınırlarda durmuyor. Aksine yukarıya doğru kaçan parlaklığa yakından bir bakış, kirliliğe yol açanlar hakkında kültürel ipuçlarını açığa çıkarabilir.
-Brad Scriber