AİHM yargıcı olmadan önce de AİHMyi yakından takip eden bir hukuçuydunuz. AİHM yargıcı olduktan sonra karşılaştığınız Türkiye tablosu nasıl?
Karakaş : İçtihadı öğretim üyesi olarak takip ediyordum, orası doğru. Buraya gelince, benim için ilginç olan, o içtihadın yaratılma sürecinin içine girmiş oldum ve burada çalışmaların nasıl yürüdüğünü daha yakından görüyorum, daha doğrusu günlük hayatımın parçası haline geldi. Bu açıdan çok ilginç bir deneyim olduğunu söylemek isterim. Gerçekten çok önemli bir mahkeme. Bugün Avrupa Konseyine üye 47 devletin yargıçları burada çalışıyor ve bu kararlar burada gerçekten uzun süren bir hazırlık aşamasından sonra çıkıyor. Dolayısıyla çok incelikli, çok detaylı, çok ağır bir çalışma. Bu zaten işin doğasında olan bir şey. Türkiyeye ilişkin olarak söylediğinize bakacak olursak, tabii bu incelikli çalışmanın Türkiye açısından önemi, çok fazla davamız var ve bu çok sayıda dava bu incelikli ve nitelikli ürünü olarak değerlendiriliyor, karar verilmeye başlanıyor, bütün bu dosylar üzerinde. Dolayısıyla buraya ilk geldiğim zaman benim ilk karşılaştığım, zaten o bildiğimiz ağır olan o dosya yükünün, bu şekilde bir çalışmayla incelenmesi ve kararların ortaya konması sürecini yakından görmem oldu.
10 BİNDEN FAZLA DAVA VAR
Çok dava var dediniz. Türkiye yaklaşık 10 bin başvuruyla mahkemenin en iyi müşterilerinden bir tanesi. Değişik dava çeşitleri var. Belli başlı dava grupları neler Türkiyeye karşı açılmış?
Karakaş : Tam sayıyı söyleyebilirim. Eylül sonu itibarıyla şu anda 10 bin 683, karar mercii önünde olan, dosyamız var. Bu sayının en büyük çoğunluğunu 6ıncı madde çerçevesindeki adil yargılanma hakkına ilişkin olan dosyalar oluşturuyor. 6 bin civarında buna ilişkin şikayet var.
Bunlar eski DGMlerle mi ilgili?
Karakaş: Yok, DGMlerle ilgili olanlar azaldı, onlar zaten belirli bir prosedür çerçevesinde çözüme bağlanıyor. Ama esas olarak yargılama süresinin uzunluğu veya yargılama prosedürü içinden kaynaklanan bir takım eksikliklerden dolayı olabiliyor. Bu birinci grup. İkinci büyük grubu ise Ek Protokol 2inci madde, yani mülkiyet hakkının ihlali oluşturuyor. Bu da Türkiyedeki mülkiyet hakkının el değiştirmesine ilişkin olarak, yani kamulaştırma işlemleri çerçevesinde sözleşmeye aykırılık iddiaları buraya geliyor. Bunun bir kısmı yasal kamuşatırma, bir kısmı ise de facto kamuşatırma dediğimiz, özellikle yerel yönetimler tarafında uygulanan bir takım yöntemler doğrultusunda buraya yapılan başvurular var. Yani iki ana grubu burada 6ıncı madde ve Ek Protokol 2inci madde oluşturuyor.
İŞKENCE DAVALARI AZALDI
Bunun dışında, sevindirici olan nokta şu ki, 3üncü maddedeki işkence ve kötü muamele iddialarının giderek azalması. Yani tabii şu anda baktığımız zaman hala bunlarla ilgili birçok karar çıkıyor mahkemeden ve bu kararlar da ne yazık ki genelde ihlal doğrultusundaki kararlar. Ancak bunlar geçmiş tarihten gelen kararlar, yani eski başvuruların sonuçlanması söz konusu. Dolayısıyla kötü muamele ve işkence iddialarında bugün çıkan kararlar önceki yıllardan gelen başvurulardan kaynaklanıyor. Sevindirici olan nokta dediğim, bu noktadaki başvuruların, yani ağır insan hakkı ihlaleri, yaşam hakkı olsun, işkence ve kötü muamele olsun, bunlar konusundaki başvuruların azaldığını görüyoruz ki bu Türkiyenin bu alanda çok önemli mesafe katettiğini gösteriyor. İşte sıfır tolerans politikasının sonuçları olarak görmek lazım. Tabii devam etmesi lazım, hiç başvuru olmaması en büyük dileğim benim.
301 BENZERİ YASA AVRUPADA YOK
Bir de meşhur ifade özgürlüğü davaları var. Bunlar da gerçi azaldı ama Türkiyedeki TCK 301 tartışmaları çerçevesinden yeniden gündemde. Türkiyede 301inci madde konusunda fazla mahkeme kararı olmasa da bu maddenin AİHM kararlarıyla uyumluluğu sorgulanıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Karakaş : Düşünce özgürlüğü, daha doğrusu ifade özgürlüğü davaları da nispeten azalmış durumda. Ama o da yok değil. Şu anda bu konuda bekleyen 900den fazla dosya var. Bunun içinde henüz 301 yok. Eski 312den veya terörle mücadele yasasının yürürlükten kalkmış 8inci maddesine ilişkin başvurular daha ziyade bekleme aşamasında. Tabii yeni ceza yasasındaki 301inci madde konusunda çok şey yazıldı çizildi. Ben de başından beri, hem öğretim üyeliği döneminde hem de bu mevkiye seçildiğim günden itibaren hep aynı şeyi söyledim. 301inci maddenin düşünce özgürlüğü önünde bir engel olduğunu düşünüyorum. Yapılan değişikliğin ne gibi sonuçları olur onu da henüz görebilmiş değiliz. Ancak önemli olan nokta, Avrupa ülkelerinde de buna benzer yasaların olduğu iddia ediliyor. Ama ben buraya gelince de yakından gördüm ki, buna ilişkin olarak başka ülkelerde herhangi bir ceza yargılaması söz konusu değil. Bir tek İtalyada bayrak yakmayla ilgili bir davadan gelen bir şey olmuş, o da taraflar dostane çözüme ulaşmışlar, bildiğim kadarıyla.
TÜRK YARGISI 301DE AİHM İÇTİHADINI UYGULAYABİLİR
Dolayısıyla diğer Avrupa ülkelerinde böyle bir sorun yok. Sorun Türkiyedeki ifade özgürlüğünün uygulanmasına ilişkin bir sorun. Ve burada tabii AİHMnin 10uncu maddeye ilişkin içtihadı çok açık. Bu bugün oluşmuş bir içtihat değil. Süzülerek gelen, netleşen, kristalize olmuş bir içtihat. Dolayısıyla Türkiyedeki yargı organlarının bu içtihadı uygulamaktaki zorluklarını anlayamıyorum. Burada, yargı AİHMnin içtihatlarını uyguladığı sürece ifade özgürlüğüne eilişkin davalarda da azalma olacağını düşünüyorum. Öncelikle, zaten savcılık makamının bu konudaki girişimlerinin azalması beklenir. Şimdi Adalet Bakanlığının iznine bağlandı. Ama basından gördüğüm kadarıyla 36 tane dava için, belki rakam tam doğru olmayabilir ama, bakanlığın bu konudaki hukuk işleri servisinin olumlu görüş verdiğini ve davanın açıldığını izledim. Tabii ne niteliktedir, nedir, belki bunun içeriği hakkında bir şey söylemek mümkün değil ama gördüldüğü gibi Türkiyede düşünce özgürlüğüne ilişkin davalar devam ediyor, 301 uygulanıyor. Şimdi bir yasayı uygularken tabii, yasa dediğiniz şey cansız bir şeydir, onu ete kemiğe büründürecek olan uygulayıcılardır. Mahkemenin de yaptığı şey budur, yani sözleşmeyi yıllar içinde yaşayan bir hukuk haline getiren AİHMnin içtihadı. Aynı şeyi iç hukuk yargıçlarının da yapmasını bekleriz.
AİHM bir AB organı olmasa da, AB AİHMden çıkan kararları kendi ilerleme raporlarına ekliyor ya da bu kararlar Avrupa Parlamentosunun Türkiye raporlarına yansıyor. Türkiye AB için yeni bir Ulusal Program hazırladı. Siz AB açısından AİHMnin Türkiye için önemini nasıl görüyorsunuz?
Karakaş : Ayrı konular olduğunu biliyoruz ama ayrı kurumlar olması demek burada oluşturulan hukuki standartların ayrı olduğu anlamına gelmiyor. AB de insan haklarının korunmasında AİHMnin içtihatları doğrultusunda ortaya çıkan hukuğa göre kendi metinlerini oluşturuyor. Dolayısıyla, bir aday ülke olarak Türkiye için hazırlanan katılım ortaklığı belgelerinin hepsinin ana noktası, 2001den beri, bu belgelerde katılım ortaklığı belgelerindeki referansın, her zaman, siyasi kriterler açısından söylüyorum, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uyum ve AİHMnin içtihatları doğrultusunda uyum şeklinde ifadelerin yer aldığını görüyoruz. Mesela biraz önce konuştuğumuz konuyla bağlantılı olarak, 10uncu madde çerçevesinde, ifade özgürlüğüne ilişkin düzenlemelerin yapılması istenirken referans nedir, AİHMnin kararlarına göre bir düzenleme yapılması. Bu basın özgürlüğünü de kapsamaktadır, ceza yasasının maddelerini de kapsamaktadır.
AB VE AİHM ARASINDA ORTAK HUKUK VAR
Veya mülkiyet hakkına ilişkin olarak getirilen kriterlerde, cemaat vakıflarının düzenlenmesi, bunların mülkiyet hakkına ilişkin yapılan referans yine AİHMnin içtihatları doğrultusundadır. Keza aynı şekilde, kültürel haklar konusunda AİHMnin içtihadı bir referans noktasıdır. Yani radyo ve TVden anadilde yayın yapılması, hatta eğitim hakkına kadar giden konularda yine referans mahkemenin içtihatlarıdır. Bu bize şunu gösteriyor : AB ile Avrupa Konseyi birbirlerinden zaten tamamen bağımsız kurumlar değildir. Zaten Avrupadaki bütün kurumlar birbirleriyle işbirliği içinde çalışırlar. Ama AB ile Avrupa Konseyinin insan hakları mekanizması olan AİHMnin kararları arasında birebir bağlantı vardır. Yani Kopenhag siyasi kriterleri dediğiniz zaman, bu kriterleri mahkemenin içtihatlarından bağımsız düşünemezsiniz. Zaten ABnin üyesi olan devletlerin hepsi gayet tabii Avrupa Konseyinin de üyesi. Bu konuda, yani siyasi kriterler dediğimiz o çatı içine giren konularda bir ortak hukuk olduğunu açık olarak söyleyebiliriz.
KIBRISLA İLGİLİ DAVALAR
Mahkemede Türkiyenin başını ağrıtan bir diğer dava grubu da Kıbrıslı Rumların yaptıkları başvurular. KKTCde Rumların mülkiyet talepleri için bir Taşınmaz Mal Komisyonu oluşturuldu. AİHMin bu komisyonu etkin iç hukuk yolu kabul edip etmeyeceği bekleniyor. Konu Kıbrısta devam eden müzakerelere de bağlı. Mahkemenizden bu müzakerelerin sonuçları öncesinde karar çıkma olasılığı var mı?
Karakaş : Mahkemenin zaten bu konuda vermiş olduğu karar var bir tane, Ksenides-Arestis kararı. Artı, Kıbrısın Türkiyeye karşı yapmış olduğu devletlerarası başvurudaki kararda da bu komisyonun bir iç hukuk yolu olarak kabul edilmesi söz konusuydu. Dolayısıyla daha önceki vermiş olduğu kararlarda Taşınmaz Mal Komisyonunu AİHM kabul etti. Buradaki soru, bundan sonraki davalarda gündeme gelmesi beklenen soru, bu Taşınmaz Mal Komisyonunun ne derece etkin çalışıp çalışmadığı meselesidir. Bu etkinlik meselesine de mahkeme şu an beklemekte olan davalarda, yani süreç ilerledikçe bunu değerlendirecek ve kararı da buna göre verecektir.
Adada devam eden müzakereler?...
Karakaş : Tabii ki bu davalar sonuçlanmadan bir çözüme ulaşırlarsa ne mutlu hepimiz için. Ama bu sürecin sona ermesini beklemesi diye bir şey söz konusu olmaz. Yani buradaki davaların gelişmesi kendi prosedürü içinde ilerliyor. Burada bu meselesyi etkinlik kriterleri açısından tartışacaktır ve bir sonuca bağlayacaktır.
AİHM başkanı Costa, geçtiğimiz günlerde Rum Kesimini ziyaretinde, adada çözüm olursa AİHM gündemindeki Kıbrıs davaları da düşebilir gibi bir açıklamada bulundu. Bu teoride mümkün mü?
Karakaş : Tabii, tabii. Yani çözüm olduğum zaman, Kıbrısta çözüm nihai çözüme ulaştığı zaman birçok konu, mülkiyet meselesi de mahkeme açısından daha rahatlıkla çözümlenecektir.
Mahkemeyi ve mahkemenin bulunduğu Strasbourg kentini nasıl buldunuz? Yerleşebildiniz mi?
Karakaş : Bu en kolay soru. Strasbourg çok güzel bir şehir. daha önce burada bulunma imkanım oldu. Strasbourg üniversitesinde ders verdim. Buranın insan hakları programlarına da misafir öğretim üyesi olarak katıldım. Ama tabii gelip geçici olarak bulunmak başka bir şey, bir aylık bir misafir öğretim üyeliği bir başka, sürekli olarak yerleşmek başka. Sürekli olarak burada bulunmaktan memnunum. tabii ki İstanbul özlemimiz bitmez ama Strasbourg hakikaten güzel bir şehir. Kültürel etkinlikler açısından da doğal güzellikler açısından da, yaşanması da üstelik çok kolay bir şehir.
Türkiyede son zamanlardaki basın özgürlüğü tartışmalarıyla ilgili bir soru sormak istiyorum. basın özgürlüğü gerçi biraz önce konuştuğumuz ifade özgürlüğü konusuyla da çakışıyor ama mahkemenizin de bu alanda çok net kararları var. Siz Türkiyede şu anki basın özgürlüğü tartışmalarını nasıl görüyorsunuz?
Karakaş : Basın özgürlüğüne ilişkin olarak da mahkemenin içtihadı çok net. Orada da herhangi bir soru işareti yok. Ya da başka da yorumlanabilir, böyle de yorumlanabilir, böyle de yorumlanabilir denilebilecek pek bir durum fazla yok açıkçası. Burada da basın özgürlüğünü mahkeme çok geniş yorumluyor. Yani, basının kamunun bekçi köpeği olduğunu söyleyen mahkemedir. Yani basın olmadan hiçbir şey olmaz ve basın özgürlüğü demokratik bir toplumun olmazsa olmazlarından en başta geleni, tıpkı siyasi partiler gibi. Dolayısıyla basın özgürlüğü açısından da uygulamalarda AİHMnin içtihadının çok net ve yol gösterici olduğunu, bütün meselenin her zaman olduğu gibi bunları uygulamak meselesi olduğunu söylemekle yetineceğim.
Mahkemeniz poltikacıların da daha toleranslı olması gerektiğini.....
Karakaş : Ona hiç şüphe yok. Bir siyaset adamı, bir politikacı, başka bir kimseye göre çok daha eleştiriye açık olmalı, dışarıdan gelecek eleştirilere açık olmalı ve bu doğrultuda da davranmaya hazır olması gerekiyor. Çünkü bu yaptığı işin özünde olan bir şey. Bunu da hoşgörüyle karşılamaları ve tahammül edebilmeleri gerekiyor.