Babil (2)
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat

Babil (2)

Babilonya’da ihtiras ve şatafat çiftleşmişti. Gün geldi ve şehrin üstüne indi perde.

John Martin - Babylon

 DİĞER HABERLER

  KÜLTÜR / SANAT - EN ÇOK OKUNAN HABERLER

NTV-MSNBC
Güncelleme: 17:25 TSİ 25 Nisan 2008 Cuma

PARİS - Louvre’daki Babilonya sergisi, dörtdörtlük bir hazırlığın, çalışmanın, işbirliğinin ürünü. Berlin’den gelen şatafatlı parçalar, Louvre’un depolarındakiler, farklı kaynaklardan toplanmış obje, kitap, tablo, çizim ve fotoğraflarla tamıtamına bir geçmişe yolculuk senaryosuna oturtulmuş. Gerçek bir yolculuğa çıkıldığında bu kadarı zor görülür: Bir kentin atmosferine sokuluyorsunuz, öyle ki sesleri işitecek, kokuları alacak, insanların arasına karışacak bir ruh hali içinde buluyorsunuz kendinizi.
Haberin devamı

Babilonya tarihi mitologyayla iç içe akmış bugüne. Eski Ahit’teki kıyamet tablolarından birine, Danyal peygamberin öyküsüne, Yahudi tapınağının yıkılışına, Nabukanadozor’un ihtişâmlı sefâletine izleyiciyi taşıyan hikâyeler biribirinin içinden geçiyor.

Bir o kadar da, gerçek tarihin belgelendiği taşlar, kil tabletler, yontular diziliyor karşımıza: Hammurabi yasalarından gökbilim kuramlarına, kent ve yapı planlarından gündelik yaşam nesnelerine, ama küpe ama muska, ete kemiğe bürünmüş vitrinlerin içinden bakıyorlar.

Herkese şüphesiz kendi saplantısı: Böylesine görkemli bir yazı nasıl gelişebilmiş, sorunun peşinde kayboluyor, günümüzün bir çoğu acınası düzayaklıkta alfabeleriyle ister istemez kıyaslıyorum. Çiviyazısındaki figüratif tad gibisi yok sonuçta: Her yazar geçmişin koridorlarında kaybolmak ve o yazıcılardan birinin çömezi olmak ister herhalde.

Böyle sergiler, kaybolmuş bir bütünlüğün kalan parçalarıyla bir puzzle oluşturma çabasına dayanıyor. İzleyicinin düzenleyici kadar olmasa da, sürece katılmasını gerektiren bir durum bu: Eksik parçaları düş gücünüzle, imgelem yardımıyla boşlukta yaratacaksınız.

Ara salonlar, içine dua yazısı nakşedilmiş tılsımlı bir gözden aslanlı İştar Kapısı panolarına uzanan bir yelpazede, 3500 yıl öncesinin sisler altında kalmış yüce şehrini yansıtıyor. Yan salonlar da, Tarih sahnesinden çekilip gidişinin ardından efsanesini ayakta tutan, besleyen unsurlara ayrılmış.
Nabukanadozor

Önce, batıdan ve doğudan yazılı kaynaklarda, Herodotos’tan başlayarak Babil’in tutmuş olduğu yeri gösteren, çoğu renkli minyatürlerle bezeli elyazmaları. XI. Yüzyıl Konstantinopolis menşeli bir Grekçe elyazmasıyla, XVI. yüzyıl Aksaray çıkışlı bir Türkçe elyazması hemen dikkatimi çekiyor aralarında. Güneyde Endülüs’ten batıda İrlanda’ya, kuzeyde Rusya’dan doğuda İran’a genişliyor sınırlar. Herşey gelip Kule’de bekleyen cezada odaklanıyor, tıpkı şu sıra dışı Divinia Commedia yazmasındaki gibi.

Sonra, kulenin resim sanatındaki dallanıp budaklanışını gözler önüne seren yağlıboya, gravür, desen koleksiyonu. John Martin’iyle, William Blake’iyle eksiksiz bir toplam.

Ardından, yeniden keşif dönemi: Arkeolojinin doğuşu. O dönemde, keşşaf arkeologlara, henüz fotoğraf devreye girmediği için, suluboya ya da karakalemle bölgenin görünümünü saptama görevi de düşüyordu. Toprağın, çölün, daha doğrusu zamanın koskoca kenti nasıl örtmüş, gömmüş olduğunu görmek gerekir.

Babilonya’da ihtiras ve şatafat çiftleşmişti. Gün geldi ve şehrin üstüne indi perde. Aynı tasarım taşkınlığı, Albert Speer’in yardımıyla Hitler’i de yoklamıştı, geriye yıkıntılar ülkesi kaldı 1945’de. Sonra, sıra ikiz kulelere gelecekti.

Mağrur olmamak şart, padişahım!

Gün geliyor, bütün büyük kuleler çöp gibi kırılıveriyor.

Paul Valéry’nin II. Dünya Savaşı sonrası kurduğu cümleyi kimse unutmasın: Bizler, her uygarlığın ölümlü olduğunu anlamış bir kuşağa aitiz.


Enis Batur’un önceki yazıları

  • Babil (1)
  • Evliya Çelebi’nin sönmez ışığı
  • Sol kol kopuk yaşamak
  • Küçük Prens’in uçağını düşüren adam
  • Fransız’a Fransız kalmak
  • Glucksmann’giller ve Mayıs 68
  • Yeni Roman’ın ‘Papa’sı öldü
  • Gönülçelen Villepin
  • Kökü korunan kültür yaşar
  • Devlet ve sanat: Dikenli tel üstün(d)e
  • Simone ve gerisi
  • Almanya, Kara Yıllar
  • Tütün kültürünü anlamıyorlar
  • Türk aydınını Paris’e çeken
  • Fransız kültürü gerçekten öldü mü?

  •  

    Bu habere oy ver
    Düşük
    1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
    Yüksek
         •  En çok puan alan haberler

    Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

    ömür çakan  - İstanbul
    28 Nisan 2008, Pazartesi 00:06  
    Enis Batur"a Babil konusundaki geniş bilgilerini bizlerle paylaştığı için çok teşekkür ederiz. Ayrıca; pazartesi ve salı Akşam 18:30"da İTÜ Tiyatro Kulübü Timis Oyuncuları adlı grup, Dürrenmatt"ın "babil"e bir melek iniyor" adlı oyununu sergiliyor. Konuyla ilgilenenler bu oyunu da görmeliler...

    Ertan Aydın  - İstanbul
    26 Nisan 2008, Cumartesi 10:13  
    Yine, yeniden, enfes "bir Enis Batur yazısı".. ; Modern zaman Babilon"larına derstir.. Marifet, yalnızca ihtişamlı kuleler inşa edebilmekte değil, o kulelerin tepesinde yıkılmadan, dökülmeden, saçılmadan, saltanat sürebilmekte..

    Bütün Görüşleri Oku

    Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
    Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları