PARİS - Louvredaki Babilonya sergisi, dörtdörtlük bir hazırlığın, çalışmanın, işbirliğinin ürünü. Berlinden gelen şatafatlı parçalar, Louvreun depolarındakiler, farklı kaynaklardan toplanmış obje, kitap, tablo, çizim ve fotoğraflarla tamıtamına bir geçmişe yolculuk senaryosuna oturtulmuş. Gerçek bir yolculuğa çıkıldığında bu kadarı zor görülür: Bir kentin atmosferine sokuluyorsunuz, öyle ki sesleri işitecek, kokuları alacak, insanların arasına karışacak bir ruh hali içinde buluyorsunuz kendinizi.
Babilonya tarihi mitologyayla iç içe akmış bugüne. Eski Ahitteki kıyamet tablolarından birine, Danyal peygamberin öyküsüne, Yahudi tapınağının yıkılışına, Nabukanadozorun ihtişâmlı sefâletine izleyiciyi taşıyan hikâyeler biribirinin içinden geçiyor.
Bir o kadar da, gerçek tarihin belgelendiği taşlar, kil tabletler, yontular diziliyor karşımıza: Hammurabi yasalarından gökbilim kuramlarına, kent ve yapı planlarından gündelik yaşam nesnelerine, ama küpe ama muska, ete kemiğe bürünmüş vitrinlerin içinden bakıyorlar.
Herkese şüphesiz kendi saplantısı: Böylesine görkemli bir yazı nasıl gelişebilmiş, sorunun peşinde kayboluyor, günümüzün bir çoğu acınası düzayaklıkta alfabeleriyle ister istemez kıyaslıyorum. Çiviyazısındaki figüratif tad gibisi yok sonuçta: Her yazar geçmişin koridorlarında kaybolmak ve o yazıcılardan birinin çömezi olmak ister herhalde.
Böyle sergiler, kaybolmuş bir bütünlüğün kalan parçalarıyla bir puzzle oluşturma çabasına dayanıyor. İzleyicinin düzenleyici kadar olmasa da, sürece katılmasını gerektiren bir durum bu: Eksik parçaları düş gücünüzle, imgelem yardımıyla boşlukta yaratacaksınız.
Ara salonlar, içine dua yazısı nakşedilmiş tılsımlı bir gözden aslanlı İştar Kapısı panolarına uzanan bir yelpazede, 3500 yıl öncesinin sisler altında kalmış yüce şehrini yansıtıyor. Yan salonlar da, Tarih sahnesinden çekilip gidişinin ardından efsanesini ayakta tutan, besleyen unsurlara ayrılmış.
Nabukanadozor
Önce, batıdan ve doğudan yazılı kaynaklarda, Herodotostan başlayarak Babilin tutmuş olduğu yeri gösteren, çoğu renkli minyatürlerle bezeli elyazmaları. XI. Yüzyıl Konstantinopolis menşeli bir Grekçe elyazmasıyla, XVI. yüzyıl Aksaray çıkışlı bir Türkçe elyazması hemen dikkatimi çekiyor aralarında. Güneyde Endülüsten batıda İrlandaya, kuzeyde Rusyadan doğuda İrana genişliyor sınırlar. Herşey gelip Kulede bekleyen cezada odaklanıyor, tıpkı şu sıra dışı Divinia Commedia yazmasındaki gibi.
Sonra, kulenin resim sanatındaki dallanıp budaklanışını gözler önüne seren yağlıboya, gravür, desen koleksiyonu. John Martiniyle, William Blakeiyle eksiksiz bir toplam.
Ardından, yeniden keşif dönemi: Arkeolojinin doğuşu. O dönemde, keşşaf arkeologlara, henüz fotoğraf devreye girmediği için, suluboya ya da karakalemle bölgenin görünümünü saptama görevi de düşüyordu. Toprağın, çölün, daha doğrusu zamanın koskoca kenti nasıl örtmüş, gömmüş olduğunu görmek gerekir.
Babilonyada ihtiras ve şatafat çiftleşmişti. Gün geldi ve şehrin üstüne indi perde. Aynı tasarım taşkınlığı, Albert Speerin yardımıyla Hitleri de yoklamıştı, geriye yıkıntılar ülkesi kaldı 1945de. Sonra, sıra ikiz kulelere gelecekti.
Mağrur olmamak şart, padişahım!
Gün geliyor, bütün büyük kuleler çöp gibi kırılıveriyor.
Paul Valérynin II. Dünya Savaşı sonrası kurduğu cümleyi kimse unutmasın: Bizler, her uygarlığın ölümlü olduğunu anlamış bir kuşağa aitiz.
Enis Batur"a Babil konusundaki geniş
bilgilerini bizlerle paylaştığı için çok
teşekkür ederiz. Ayrıca; pazartesi ve
salı Akşam 18:30"da İTÜ Tiyatro Kulübü
Timis Oyuncuları adlı grup,
Dürrenmatt"ın "babil"e bir melek iniyor"
adlı oyununu sergiliyor. Konuyla
ilgilenenler bu oyunu da görmeliler...
Ertan Aydın - İstanbul
26 Nisan 2008, Cumartesi 10:13
Yine, yeniden, enfes "bir Enis Batur yazısı"..
;
Modern zaman Babilon"larına derstir..
Marifet, yalnızca ihtişamlı kuleler inşa edebilmekte
değil, o kulelerin tepesinde yıkılmadan, dökülmeden,
saçılmadan, saltanat sürebilmekte..