Nedim Gürselin yazarlık serüvenimde bir dönemeç dediği romanı Allahın Kızları piyasaya çıkıyor. Kuranda Allahın Kızları diye anılan üç dişi put; Uzza, Lat ve Manatla birlikte Hz. Muhammedin hayatından da söz eden kitap, geçmişe bir yolculuk.
İSTANBUL - Bu hafta raflarda yerini alacak olan Allahın Kızlarını, yazar Nedim Gürselle konuştuk. Kitabının Türkiyedeki gündemle de örtüştüğünü söyleyen Gürsele göre, Allahın Kızları, Kuranı, İslamı eleştiren bir roman değil. Anlatımın odak noktasında Hz. Muhammedin olduğu çok sesli bir roman. Yazar, romanın çıkış noktalarını da şöyle açıklıyor: Romanın birkaç çıkış noktası oldu. Bir; çocukluğa dönüş, geçmişe yolculuk, diyebilirim. Çünkü adını taşıdığım annemin babası Ahmet Nedim Tüzün bana ilk İslam bilgilerini vermişti ve çocukluğun yitirilmiş cenneti olarak -babamın ölümüne kadar huzurlu, güzel çok güzel yaşanmış bir çocukluktu- önemli bir parçası da inanç düzeyinde İslamla bütünleşiyordu. Ve 60ına merdiven dayamış bir yazar olarak sanki geçmişe bir yolculuk yapmak istedim. O yitirilmiş cenneti tekrar bulurum diye... İkincisi, tabii ki 21. Yüzyılda dinlerin ön plana geçmesi...
Bir gün bu satırları yazacağımı hayal bile edemezdin. Yazdığın nice muhalif sözcükler, aykırı cümleler gibi... Belki geçmişe yaptığın bir yolculuk bu, ama paylaşılması mümkün olup da anlaşılması pek mümkün olmayan bir şeyi, inancı sorguluyorsun. Onun için de sanki elin varmıyor Kuranı eleştirmeye...
Nedim Gürsel, 32. kitabı ve üçüncü romanı olan Allahın Kızlarıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.
YİTİRİLMİŞ CENNETİ TEKRAR BULURUM DİYE... Allahın Kızları gibi bir başlık, kitabı okumadan önce bende şu soruyu oluşturdu: Nedim Gürseli bu kitabı yazmaya iten dönemsel etkenler var mı, diye düşündüm. Çünkü Türkiyede dinin yaşama yansımalarının sorgulandığı, türban krizinin çıktığı bir dönemdeyiz. Bu romanı yazmanızda Türkiyedeki atmosferin etkisi oldu mu? Boğazkesen Amerika yolcusu Bu romanın birkaç çıkış noktası oldu. Biri, çocukluğa dönüş, geçmişe yolculuk, diyebilirim. Çünkü adını taşıdığım annemin babası Ahmet Nedim Tüzün bana ilk İslam bilgilerini vermişti ve çocukluğun yitirilmiş cenneti olarak, -babamın ölümüne kadar huzurlu, güzel çok güzel yaşanmış bir çocukluktu- önemli bir parçası da inanç düzeyinde İslamla bütünleşiyordu. Ve 60ına merdiven dayamış bir yazar olarak sanki geçmişe bir yolculuk yapmak istedim. O yitirilmiş cenneti tekrar bulurum diye. İkincisi, tabii ki 21. Yüzyılda dinlerin ön plana geçmesi... General De Gaulleün, kültür bakanlığını yapmış ünlü Fransız yazarı Andre Malrauxnun güzel bir sözü var: 21. Yüzyıl spiritüel olacaktır; dinsel olacaktır ya da olmayacaktır. Bence doğru bir öngörü bu. Malrauxnun dediği çıktı ne yazık ki. Hem birçok ülkede laiklik sorguya çekildi ve laik Türkiye Cumhuriyetinde de bu gündemde. Ama ben başörtüsü tartışmalarını izledikten sonra bu romanı yazmadım. Bir yıl önce yazdım. Zaten kapsamlı bir roman. O zaman türban diye bir tartışma Türkiyenin gündeminde yoktu, hep oldu, ama bu ölçüde yoktu. İster istemez bu roman Türkiyenin gündemine bir anlamda oturuyor. Çünkü bu örtünme konusu, romanda Muhammedin hayatından yola çıkarak ele alınıyor tabii ki.
Çok kısa değinip geçmişsiniz. Oradan yola çıkarak bir tartışma yaratmak mümkün olmaz sanırım.
İslamda resim yasağı var. İslam, tasviri kabul etmiyor. Çünkü tanrı kavramı İslamda mutlak, aşkın bir kavram. Yani hiçbir şeye benzetilemez, hiçbir şeyle karşılaştırılamaz. Tahayyül bile edilemez Tanrının varlığı... Peki o zaman biz nasıl fikir edineceğiz? Bu çeşit teolojik tartışmalar da var romanda. Oysa ben Muhammedin portresini çiziyorum. Ama kendi hayalgücümden yola çıkarak çizmiyorum. Bu var; en eski İslam kaynaklarında var... Bazılarına göre Hz. Alinin tasvir ettiği bir Muhammed var. Ondan sonra bu örtünmeyle, resim, tasvir yasağıyla falan bunlar bir kenara itilmiş. Ama en eski İslam kaynaklarında bu ölçüde, bugünkü gibi bir mutaassıp yaklaşım yok, tasvire.
MUHAMMEDİN PORTRESİ Hz. Muhammedin neredeyse fotoğrafını vermişsiniz. Burnunun üzerine dek uzayan kavisli kaşları. Ağzı büyükçe, dudakları kalınca, kara kaşlı, kara gözlü...
Muhammedin tanığı olarak hayatı üzerine kitap yazmış kimse yok. Zaten Kuran da biliyorsunuz Halife Osman zamanında derlenip toparlanıp biraraya getiriliyor. Muhammedin ölümünden 200 yıl sonra, Abbasiler döneminde 9. Yüzyılda Muhammedin iki önemli biyografisi yazılıyor. Bunlardan biri İbn Hişamın yazdığı kitap. Öteki de Tabarinin yazdığı kitap. Bu iki temel kaynak var. Ondan sonra Muhammed üzerine yazılan her şey, günümüzde sayıları çok fazla olan biyografiler de buna dahil, Türklerin yazdığı olsun, bu iki kaynakta anlatılanları bir ölçüde tekrarlıyorlar. Arada 1200 yıl var ve biz Muhammed hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. 40 yaşına kadarki hayatı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Ama İbn Hişam olsun, Tabari olsun, Abbasi döneminde yazıldığı için de tabii ki taraf tutarak Muhammede bir takım özellikler atfetmişler. Bunlar doğru ya da yanlış olabilir. Ben bir romancı olarak bunları kullandım. Ama bu portre, yanlış anımsamıyorsam Hz. Alinin yaptığı bir portre. Hz. Ali, Peygamberin çok yakını, hem yeğeni, hem damadı. Dolayısıyla 6. Yüzyıl Arabistanında bir kabilede bu kadar ayrıntılı bir tasvir, demek ki mümkünmüş. Biz bunları pek bilmiyoruz. Örneğin romanda bir İmruül-Kays bölümü var. Çok önemli bir şair, müthiş erotik şiirler yazıyor. Ben ona romanda tabii ki değindim. Bunları parşömene yazıp, Kabenin duvarına asıyorlar. Kabenin duvarında Peygamber döneminde bu tür şiirler sergileniyor. Bunları da bilmek gerekir.
MÜSLÜMAN DUYARLILIĞI KAVRAMAYA ÇALIŞAN BİR BAKIŞ Kitabınızda kutsal olarak adlandırılan alanlara değiniyorsunuz...
Aslında hayal dünyası çok zengin bir çocuğun İslamı algılayışı; romanın bir ana çizgisi bu. Roman, çok sesli bir roman. Çocuk inanç sahibi. Çünkü dedesi ona İslamı öğretmiş. Ve o, Muhammedin içinde yaşadığı coğrafyayı, Mekkeyi, Medineyi hayal ediyor. Cuma namazlarına gidiyor dedesiyle. Kuranın büyülü sözcüklerinin etkisinde; çünkü anlamlarını bilmiyor. Ama onun yıllar sonraki hali, yani yazarın kendisi, bir ölçüde benimle kesişen kişiliği, o inancı yitirmiş, ama bu kutsal alana, yani hem Kuran söylemine hem Muhammedin hayatına, hem de İslama değin, romanda sözü geçen birçok şeye dışarıdan inançdışı bir gözle bakıyor. O anlamda muhalif ve aykırı cümleleler kurduğunu söylüyor. Ama Allahın Kızları, aslında Kuranı, İslamı eleştiren bir roman değil. Anlatımın odak noktasında Muhammedin olduğu çok sesli bir roman. Ve eleştirel bir bakış değil, o inançla gelen Müslüman duyarlılığını kavramaya çalışan bir bakış aslında yazarın bakışı.
Yazarın bakışıyla, gerçek kişi Nedim Gürselin bakışı ne kadar örtüşüyor? Nejat Onursoy sizinle yaptığı bir söyleşide, Gün içindeki hayatından çalıp yazanlardansın diyor. Romandaki çocuğun hayatı, yazar Nedim Gürselin hayatında ne kadar karşılık buluyor?
Biliyorsunuz, roman, kurmaca bir tür. Yazar sözcüklerden yola çıkarak, hayal gücünü de buna katarak gerçekliğin dışında başka bir gerçeklik oluşturuyor. Bir otobiyografi sözkonusu değil, Allahın Kızları bir roman. Ve bu romanda üç kahraman var, yan kahramanlar da var. Sözünü ettiğim çocuk, 1950li yılların Manisasında yaşayan, babasını kaybetmiş, yetim büyüyen bir çocuk. Dedesinin ve büyükannesinin himayesinde büyüyen çocuk. Ve dede, 1. Dünya Savaşında Kanal Savaşına katılmış. Hicaz cephesinde çarpışmış. Arapçası çok iyi olduğu için Cemal Paşanın karargahında görev yapmış ve Medineyi yani Peygamberin kentini Peygamberin ümmetine karşı savunmuş. O dönemin deyimiyle asi Araplara karşı savunmuş. Bir roman kahramanı olarak, bu boyutta Allahın Kızlarında var. Ama asıl Muhammed; fakat Cahiliyye Dönemi dediğimiz 5. ve 6. Yüzyıldaki Arabistan coğrafyası da bir epik unsur olarak bu romanda var. Hatta o coğrafya romanın önemli kahramanlarından biri diyebilirim. Tabii Peygamberin yakın çevresi, örneğin düşmanı olan Ebu Leheb, bir ölçüde eşleri... Biliyorsunuz Hz. Haticeye sadık kalıyor; ölene kadar ilk eşi... Ama ondan sonra Medine döneminde tam 13 hanımla nikahlanıyor; cariyeleri saymıyorum. Bu konulara da biraz girdim. Onlar da bir görünüp, bir kaybolan anlatı kahramanları olarak Allahın Kızlarında yer aldılar.
YILDIZ SURESİNDEKİ ÜÇ DİŞİ PUT Neden Allahın Kızları? derseniz, şunu söyleyebilirim. Bu, Kuranın, Necm yani Yıldız Suresinde adı geçen üç dişi put: Uzza, Lat ve Manat. Ama İsra Suresinde, Ne yani diye Allah kızıyor: Size, sizin oğullarınız var da, benim meleklerden edindiğim kızlarım mı var? Bu mealde bir ayet var Kuranda. Çünkü Kureyş kabilesi bu taptıkları üç dişi puta Allahın Kızları diyor. Ve Peygamberin en büyük savaşı, bu kadın putlarla. Çünkü tevhid inancını savunmaya başladığı zaman, Allahın birliği İslamın temel ilkesi tabii, Allaha eş koşmayın, koşarsanız müşrik olursunuz söylemi var. Aslında Peygamberin, bir türlü en yakınları olmak üzere, bütün mücadelesi bir ölçüde kadınlar aracılığıyla olduğu için, ben de onları romanımda konuşturduğum için -onlar da dile geliyorlar ve bir şeyler anlatıyorlar- bu romanın adını da Allahın Kızları koydum.
MUHAMMED BENİ KÜÇÜKLÜĞÜMDEN BERİ CEZBETMİŞTİR Kitapta sık sık ayetlere, surelere yer vermişsiniz. Bir yandan da Lat, Menat ve Uzzanın çok erotik anlatımları var. Bunlar iki uç olarak romanınızda yer alıyor. Bir tepki alacağınızı düşünüyor musunuz? Yazarken kaleminizin hızını engelleyen bir şeyler oldu mu?
Tabii, zor bir şey. Bir kere bir romancı, Peygamberin iç dünyasına nasıl girebilir, ne ölçüde anlayabilir? Ben anlamaya çalıştım. Çünkü Muhammed beni küçüklüğümden beri cezbetmiştir. Çok çekici bir kişiliği var. İnanç farklı bir şey. Yani Onun, Allahın resulü, elçisi olduğuna inanırsınız ya da inanmazsınız. Ama eğer inanıyorsanız böyle bir roman yazamazsınız. O zaman tabular çıkar karşınıza. İnanmıyorsanız, yine de çoğunluğu Müslüman bir toplumun yazarıysanız, yine bir takım tabularla ve otosansürle mücadele etmek zorunda kalırsınız. Benim biraz böyle oldu. Ama kesinlikle aşağılayıcı, inananları incitici bir söylem de geliştirmedim bu romanda. Tam tersi, Allahın Kızlarındaki Muhammed imgesi sonuçta olumlu bir imgedir. Biliyoruz bütün kaynaklarda kadınları seven bir insan Muhammed. Onun insani yanı bu. Bir hadis; doğru ya da yanlış, Buhari topluyor hadisleri ve onun yapıtı çok güvenilir bir yapıt. Şöyle bir hadis söyleniyor: Bana dünyada üç şey verildi diyor Muhammed: Güzel kokular, kadınlar ve namaz.
BEN İLAHİYATÇI DEĞİLİM Romana nasıl bir hazırlık yaptınız? Allahın Kızları sizin için nasıl bir yolculuktu?
Ben İslam tarihi olsun Muhammedin hayatı olsun, Kuran olsun, çocukluğumdan beri ilgi duyuyorum. Yani Kuranı okumak için roman yazmayı beklemedim. Ben Kuranı birkaç kez okudum. Romandaki alıntıları daha çok Diyanet İşleri Başkanlığının Türkçe Kuran mealinden yaptım. Tabii ki Fransızcada birçok Kuran çevirisi var; onlara da baktığım oldu. Paristeki Arap Dünyası Enstitüsünde, gerek Muhammedin biyografisiyle ilgili, gerek İslam tarihiyle ilgili birçok Fransızca kitap okudum, bunlardan yararlandım. Türkçede bugün piyasada satılan pek çok Muhammed biyografisinde benim söylediklerim ve Muhammedin özel hayatıyla ilgili bilgilerin hepsi var. Ama ben onu kendime göre, kendi yazar duyarlığımla işledim.
BU DEYİMİ BEN UYDURMADIM Eleştiriler olabilir, yanlışlar olabilir. Ben ilahiyatçı değilim. Zaten Allahın Kızları bir Kuran tevsiri ya da meali değil. Ama Kurana yaptığım göndermeleri herhalde kendim uydurmadım. Bunlar var. Allahın Kızları deyimini ben uydurmadım; Kuranda geçen bir deyim. Sanmıyorum ki ilahiyatçılar, Bu yanlıştır desinler. Hz. Muhammmedin hayatıyla ilgili yazdığım her şey eski İslam kaynaklarında ve çok sayıda bulunan biyografilerinde de var. Yalnız tabii ben bir tarih kitabı yazmadım, biyografi kitabı da yazmadım. Bir roman yazdım. Roman diline, romanın dünyasına, yaratmak istediğim yazınsal atmosfere bu unsurları kendime göre yerleştirmeye çalıştım. Elbette ki Kurandan yararlandım.
HAYAL KIRIKLIKLARINDAN DA SÖZ ETTİM Kuran söylemi çocukluğumuzdan beri bizi etkileyen, büyüleyen bir söylem. Ama anlamını görünce daha çok hayal kırıklığına uğrayabiliyorsunuz. Romanda bu hayal kırıklıklarından da söz ettim. Bunun için Eleştirmeye dilim varmıyor cümlesini romanda bulabilirsiniz. Çünkü hem çok etkileniyorsunuz, inanç sahibi bir insansınız, hem sonra bazı surelerin, bazı ayetlerin anlamını öğrenince bunların aslında çok günlük hayatla ilgili ve Muhammedin stratejisiyle ilgili olduğunu görüyorsunuz. En azından ben öyle gördüm, ilahiyatçılar başka türlü de yorumlayabilirler. Ama bir romancının böyle bir hakkı olmalı. Müslüman kültürden gelen bir romancının böyle bir hakkı olmalı.
SALMAN RÜŞDİYİ ÇOK FAZLA PROVOKATÖR BULDUM Şeytan Ayetlerine de yer vermişsiniz romanınızda. Hz. Muhammedin ağzından Lat, Manat ve Uzza için övücü sözler de çıkıyor... Bu konuya biraz değinelim. Salman Rüşdinin büyük olay çıkartan Şeytan Ayetleri romanı (*) tam olarak Türkçeye çevrilmedi, Makedonca çevirisi bile var; demek ki bizim toplumumuzda çok zor bazı şeyleri aşmak. Ben Fransızca çevirisinden okumuştum. Bu romanı yazarken tekrar okudum ve Salman Rüşdiyi çok fazla provakatör buldum. O romanda inanç sahibi kişileri incitici şeyler var. Benim romanımda umarım yoktur. Ama Şeytan Ayetleri konusu önemli bir konu ve Rüşdinin romanında bu ayrıntılarıyla ele alındığı için ben çok fazla o konuya girmedim. Ama madem ki siz hatırlattınız... Bu tartışmalı bir konu. Ama Tabaride, bu (*) Garanik Hadisesi diye anlatılıyor. Peygamber, bir ara Kureyşe, İslamı ve tek tanrılı, radikal bir biçimde tevhid inancını bir türlü kabul ettiremediği için böyle bir yola başvuruyor. Bir ortalama yol arıyor. Sonra da tabii bu çelişkili bir durum olduğu için Bu ayetleri bana şeytan söyletti diyor. Bazı ilahiyatçılar bunun doğru olmadığını, sonradan uydurma olduğunu iddia ediyorlar; o zaman Tabariye güvenmiyorlar demektir.
YAZARLIK SERÜVENİMDE BİR DÖNEMEÇ Okur kitleniz için farklı bir kitap mı olacak? Aşklar, kadınlar ve yolculukların dışında farklı bir alana girdiniz...
Çok farklı olduğunu sanmıyorum. Baştan öyle gelebilir. Ama bu da bir yolculuk. Allahın Kızları aslında 6. Yüzyıl Arabistan coğrafyasına yaptığım hayali bir yolculuk. Çünkü ayrıntılarıyla o çölü, o coğrafyanın Peygamberi nasıl etkilediği, İmruül-Kaysın İustinianos döneminde Bizansa gelişi, bunlar benim okurlarımın aşina olduğu izlekler diyebilirim. Ve İmruül-Kaysın işreti bölümünde de epey ağır bir erotizm var. Bu da benim okurlarımın aşina olduğu bir izlek sayılabilir. Burada yenilik tabii büyük ölçüde İslam ve Kuran ve Muhammede yapılan göndermeler. Bu anlamda tabii ki Allahın Kızları benim kendi yazarlık serüvenimde bir dönemeç. Yeni bir ton, bir üslup, bir roman dili oluşturmaya da çalıştım. Daha sürükleyici bölümleri olan bir roman bu. Daha canlı, daha renkli, daha kolay anlaşılabilir bir roman dünyası var.
GEÇMİŞ GÜNLERİN MUTLULUĞUNUN PEŞİNDE Ve çocukluğumun yeşil cennetine dönebilmek için her şeyi, şu satırları yazdığım sağ elimi bile vermeye razıyım diyorsunuz romanda. Bu sorunun sizdeki gerçekliğini merak ediyorum.
Az önce de belirtiğim gibi Allahın Kızlarını yazan, adını bilmediğimiz yazar söylüyor. Ben bu tekniğe genelde başvuruyorum. Örneğin Boğazkeseni ele alırsanız, orada Fatihin romanını yazan bir romancı vardır; hatta o roman yarım kalır. O romancı, adını koyduğum Fatih Haznedar, yani Nedim Gürsel değil, dedim. Ama herkes Fatih Haznedarın kişiliğinde benim bir takım karakter özelliklerimi hemen gördü. Burada da aynı şeyler sözkonusu olacak. Daha iyi saklayabilirdim, ama tabii bu abartılı bir şey. Ben tabii ki sağ elimi kestirtmem, ama romanımda dede ne yazık ki Hicaz cephesinde sağ kolunu kaybediyor; bu büyük bir dram, büyük bir trajedi. Belki öyle bir ilişki kurulabilir. Bir de şu var: Biliyorsunuz vahiy indiği zaman Muhammede İkra diyor. Oku diyor. O da, Ben okuma bilmem diyor. Sonra orada da bir kamışa, yazma aracına bir gönderme var. Çünkü İslam inancına göre zaten Kuran metninin tümü gökyüzünde, Allah nezdinde levh-i mahfuzda yazılı. Burada da bir yazma problemi var. Çünkü romanı yazan, aslında geçmiş günlerin mutluluğunun peşinde. Yazıyla, bu romanı yazarak o günlere hayalinde bir yolculuğa çıkarak, belki de mutluluğu arıyor. O anlamda, Ben sağ elimi vermeye hazırım. Yeter ki yitirdiğim o cennet tekrar geri dönsün gibi bir duygu bu.
Kitapta Allahın kelâmını ileten Muhammedin de, şiir söylediği gerekçesiyle Kaysın ölümünden sonra, çok değil 50-60 yıl sonra kabilesinden kovulduğunu yazıyorsunuz.
Cahiliyye Döneminde Kuran inmeden önce Arap kabileleri içinde şiirin çok önemli bir yeri var. Ve Muhammed vaaz vermeye, Kureyş kabilesine iletmeye çalıştığı zaman, onları Allaha inanmaya çağırdığı zaman bu sözler çok şiirsel geliyor Kureyşlilere. Ve diyorlar ki: Muhammede bir cin musallat oldu. Çünkü diyorlar ki, her şairin bir cini var, o güzel sözleri o cinler söylüyor. Oysa Muhammedin meselesi bu değil ve cin musallat olduğu söylentisine hiç katılmıyor. Çünkü O, başka bir alanda faaliyet gösteriyor. Kuranda Şuara suresi vardır ve o surenin içinde şairler hakkında olumsuz sözler vardır. Bir de şunu söyleyeyim. Romanımda bunu yazmadım. Madem konuşuyoruz ve bu konu açıldı, Medinede Muhammedin kendisini kıyasıya eleştiren bir şairi öldürttüğü kayıtlarda var. Romanımda işlemek isterdim bunu. Boğazkesen Amerika Yolcusu
(*) Yazar Aziz Nesin, Salman Rüşdinin tüm dünyada yankı yaratan, Arap ülkelerinde yasaklanan ve yazarı hakkında ölüm fetvası çıkarılmasına bile neden olan Şeytan Ayetleri kitabını Türkçeye çevirtmek istediği için, Türkiyedeki tutucu kesimin hedefi olmuştu. Kitabın çok kısa bir bölümü Türkçeye çevirilip Aydınlık gazetesinde yayınlanmış, tepkilerin sonucu, 2 Temmuz 1993 tarihinde, Sivasta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılanlardan 35 aydının Madımak Otelinde yakılarak öldürülmesine kadar gitmişti.
(**) Garanik Hadisesi: İslam alimi ve tarihçi Tabari tarafından anlatılan hadisenin kısa özeti şöyle: Hz. Muhammedin kulağına fısıldayarak üç dişi putla ilgili övücü şu sözleri söyleten şeytan, Hz. Muhammedin zor durumda kalmasına sebep olur. Sözkonusu ayet şöyledir: Gerçekten o Rabbinin en ulu işaretlerini gördü. Sizse Lat ve Uzzayı, o üçüncüsü Manatı mı görüyorsunuz? Gerçi onlar da yüce ilaheler, yüksekten uçan turna kuşlarıdır. Şefaat etmeleri beklenir. Müşrikler ile Müslümanların artık hep beraber ibadet ettikleri haberleri ile ortalık çalkalanır. Ancak Peygamberi bu zor durumdan kurtaracak yeni ayet çok beklemeden gelir.
İhlas Suresi
(3) Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin
babası değildir). Kendisi de
doğmamıştır (kimsenin çocuğu
değildir)." -- bunu kabul etmeyen
islam değildir müslüman değildir.buna
karşı kitab yazanda müslümanların
inancına karşı bir kitab yazmıştır.bu
konu tartışılacak bir konuda
değildir...bu kitabı yazanın
danimarkadaki karikatüristlerden farkı
yoktur...
Eren ÇEP - Bursa
04 Mart 2008, Salı 09:51
İstanbul"dan ömer;
Türk dilinde özellikle de argomuzda,
"Allahın ayısı, allahın salağı" vs gibi
dünya kadar hakaret girmiş, bunlara
takılmıyorsun da, "Allahın Kızları" sana
göre hakaret ve "kabul edilemez" bir
terim oluyor.
Pes!..
Kimliğini ve kadınlara bakış açını bu
kadar aleni ifade etmen şaşırtıcı.
Takiyeyi öğrenemedin galiba hala.
Ali Nakipoğlu - Ankara
04 Mart 2008, Salı 09:37
Bu nasıl bir kitap ismi,yazıklar
olsun!!! Aydın olmak,bu yüzyılın insanı
olmak için illaki temel
değerleri,kutsalları böyle dalga geçerek
ele almak mı gerekiyor.Çok yazık.
Kendisine acıdım.janet jackson"ın
göğüslerini açması gibi ahlaksız bir
populerite olurşturma girişiminde bir
nebze farksız bir girişim.Geçmişte
yazarları,fikirlerine,dinlerine ve
prensiplerine sahip çıkarak kendilerinin
(ister&istemez) tanındığını görüyoruz.
Kalın kabuklu dünyanın kalın kobuklu ve
maskeli yazarlarından bir tanesi daha
işte.Haşa,"Allahın oğlu zaten vardı,
(populer) bir kızınıda ben bulurum"diye
düşnüdü herhld