Paris’teki binaların cephelerinde binlerce “mermer sayfa” yeralıyor. Tek bir Türk yoktur o sayfalarda. Ama sorunu Paris’te kurcalamanın ne anlamı var: İstanbul’da kaç “mermer sayfa” diktiğimize bakalım önce biz!
Debauve et Gallais, 1800 yılında kurulmuş, vakti tarihinde Fransız Sarayı'na hizmet etmekle övünen bir çukulatacı.
PARİS - Dar bir ara sokağın ortasında dört katlı bir bina. İkinci katın cephesine bir mermer levha yerleştirilmiş: “Ed. Foucauld (1811-1894), Batı dünyasının ilk Tibetçe hocası, bu evde, Macar Tibetbilimci Alexandre Csoma de Kôrösün araştırmalarının açtığı yolda çalışmalarını sürdürmüştür”.
Bir kültürün ölüp ölmediğini, kültürün dip anlamını değerlendirmekten aciz tüketim dünyasının insanları değil, bu türden göstergeler bize bildirir. Uç uzaktaki yabancı bir kültürü öğrenmeye ve öğretmeye adanmış bir hayat, öncelikle. (Tibetten bize ne diyen nesle âşinâ olmayın!). Yabancı ustasını, kılavuzunu selâmlamayı savsaklamamak, sonra. (Kimden el aldığımı unuttum diyen unutulmaya mahkûmdur!). Bir şehrin, işi gücü salyangoz satmak olmuş bir sakini, bir hemşerisiyle övünmeyi bilmesi, ardından. (Kendisini yüceltmiş hemşerilerini bile hatırlamayan şehirler vardır!).
Kültür, kimyacıların fizikçilerin zincirleme ilişkiler diye adlandırdığı tetikleme mekanizmalarıyla doğar, yaşar, kalıcılığını sağlar. Paristeki binaların cephelerinde binlerce mermer sayfa yeralıyor. Bunları ünlü Fransız şairleri, sanatçıları, düşünür ve bilim adamları, siyaset adamları ile sınırlı sananlar yanılırlar: Polonyalısı, Arjantinlisi, Rusu, Japonu yerini almıştır. Tek bir Türk yoktur o sayfalarda, çünkü ne elçiliğimiz, ne kültür ataşeliğimiz girişimlerde bulunmuştur bugüne dek, bu konuda. Tek istisna, Melih Cevdet Andayın, Pariste görevli bulunduğu yıl, kişisel inadıyla ünlü Closerie des Lilas kahvesinin masalarından birine çaktırttığı pirinç Yahya Kemal nişanıdır. Oysa, kimler geçmemiştir şu sokaklardan, evlerden. Ama sorunu Pariste kurcalamanın ne anlamı var: İstanbulda kaç mermer sayfa diktiğimize bakalım önce biz!
Tibetçeye, Tibet kültürüne kendini adamış Foucauldnun yaşadığı sokaktan çıkıp köşeyi döndüğümüz an, bir dükkânla karşılaşıyoruz: Debauve et Gallais, 1800 yılında kurulmuş, vakti tarihinde Fransız Sarayına hizmet etmekle övünen bir çukulatacı. Kültür yalnızca kitapta, müzede olmuyor, beş duyuya birden yöneliyor. Olduğunda da, öyle kolay kolay ölmüyor, çünkü insanlar tarafından yaşatılıyor.
Ayrıntılar, diye bitirmiştim önceki yazılarımdan birisini. Kitapçı vitrininde gördüm geçen gece, geçiyordum:
Phaidon yayınevi, tuğladan kalın bir gümüş kaşık kataloğu yayımlamış. Soyluluğa özenmek mi, değil: Yüzyıllardır göznuru, emek, estetik akıtılmış bir alana yönelmek, ince işe eğilmek bu. Büyük, derin, uzun bir geleneğe.
Paristeki ağaçların, özellikle de iri gövdelilerin dibinde demir ızgaralar olduğunu bütün sıkı yürüyüşçüler bilir. Bir çoğu yuvarlak, kimileri karedir bunların. Farklı aralıkların arasından toprak, kökler görünür. Ağacı sokaktan, sokağı topraktan koruyan bir sistem. Şehir, ağaç ızgaralarının yapım ve denetimini uzman topluluğuna emanet edermiş meğer: Izgaraların seçimi elbette teknik bir donanım gerektiriyor; ama, estetik boyut asla küçümsenmiyor.
Kanalizasyon kapaklarında, kablo kutularında, benzeri kent mobilyaları ve aksamında XIX. yüzyıldan başlayarak gelişmiş bir estetik boyut göze çarpıyor gerçekten de. Arkasında anonim zanaatkâr ve ustaların kuşaktan kuşağa devrettiği, işlev-zevk karışımından oluşmuş bir gelenek var. Şunu anlamak, kavramak gerekir: Kanalizasyon kapağının, sokak lâmbasının, park sırasının özen gerektirdiğini göremeyen bir toplum İzlenimcilik akımını, Raveli ya da Truffautyu kolay kolay ortaya çıkaramıyor ; her şey biribirine sıkısıkıya bağlı.
Böyle gerçekleşmiş bir kültürün iki çırpıda cançekişir hale geleceğini sanan zihniyet, insan hayatında kazanılmış değerlerin direnç katsayısının ne denli önem taşıdığını farketmekte elbette zorlanacak. Herşeyi inanılmaz bir hız ve tüketme iştahıyla bu in, şu out diye borsa iniş çıkışlarını andıran üslûbuyla görmeye başlayan şeyin kendisi acaba neyin kültürü ?
Sözün özü, kökler korunuyorsa, kültür serpilmenin yolunu bulur. Buna karşılık, kurutulmaya görsünler, bir daha filiz veremiyorlar ? zorla güzellik olmuyor. Enis Baturun önceki yazıları
türkiyede sorunun kaynagı yaşam
alanlarımzı ve şehirlerin kültürel
kimliklerini korumasında ilgili
kurumların ülkemiz insanlarının kültür
miraslarını korumakonusunda bilincin
oluşmamasıdır kültür miraslarımız olan
eski eser yapılar sokak çeşmeleri
mezar taşları saraylar oksijen deposu
asırlık agaçlarla süslü koru ve
kasırlar ormanlar dere yatakları
malesef izinli izinsiz insan eliyle
yok olmak üzere herkes üstüne düşeni
yapmalı erezyon bazen dogada bazen
yetkililerin ve vatandaşın kişiliginde
oluyor ülkesini seven herkes bu
emanetleri gelecek kuşaklara eksik
teslim etmelidir çok geç olmadan
kubilay beng - İstanbul
06 Mart 2008, Perşembe 18:55
Toplumumuzda bir çok kişi sayın Eroğlu
gibi düşünüyor. Ancak ana fikri
ıskalayan, adeta kısır bir bakış açısı
bu kanımca. Bu konu nasıl bunca yanlış
yorumlanabilir, hayret?
Mesele Fransa gibi olmak değil ki.
Burada bir tarzdan, bir yaklaşımdan
bahsediliyor. Türkiye gene Türkiye
olsun; ama kendi tarihine, kendi
kültürüne böyle kadirşinas
yaklaşsın;güzelliklerini korusun,
geliştirsin.1500 yıllık surların
ortasına otel yapmasın örneğin.Son bir
soru:Tanpınar"ın yaşadığı ev
nerededir,ne haldedir, biliyor muyuz?
Hasan EROĞLU - Eskişehir
23 Şubat 2008, Cumartesi 14:04
Milliyetçi falan değilim ama ben
şundan çok rahatsız oluyorum : Kimse
kimse gibi olmak zorunda değil ve
herkesin kendi yaşantısı vardır.
Evrensellik de budur. Zaten başımıza
ne geldiyse fransa"yı örnek
aldığımızda geldi. 1938"den sonra
dışardan ülkemize ne aldıysak gelen
şeyleri olduğu gibi toplumun yapısını
düşünmeden potada eritmeden aldık.
Şimde de acısını çekiyoruz. Bize
şunlardan söz etmeyin lütfen! Biraz
saldırgan bir tutum almış olabilirim
ama demek istediğim nokta anlaşıldı
sanırım. İlla onların yaptığı gibi
yapmak zorunda mıyıyız?