Kökü korunan kültür yaşar
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat

Kökü korunan kültür yaşar

Paris’teki binaların cephelerinde binlerce “mermer sayfa” yeralıyor. Tek bir Türk yoktur o sayfalarda. Ama sorunu Paris’te kurcalamanın ne anlamı var: İstanbul’da kaç “mermer sayfa” diktiğimize bakalım önce biz!

Debauve et Gallais, 1800 yılında kurulmuş, vakti tarihinde Fransız Sarayı'na hizmet etmekle övünen bir çukulatacı.

 DİĞER HABERLER

  KÜLTÜR / SANAT - EN ÇOK OKUNAN HABERLER

NTV-MSNBC
Güncelleme: 18:26 TSİ 29 Şubat 2008 Cuma

PARİS - Dar bir ara sokağın ortasında dört katlı bir bina. İkinci katın cephesine bir mermer levha yerleştirilmiş: “Ed. Foucauld (1811-1894), Batı dünyasının ilk Tibetçe hocası, bu evde, Macar Tibetbilimci Alexandre Csoma de Kôrös’ün araştırmalarının açtığı yolda çalışmalarını sürdürmüştür”.
Haberin devamı

Bir kültürün ölüp ölmediğini, kültürün dip anlamını değerlendirmekten aciz tüketim dünyasının insanları değil, bu türden göstergeler bize bildirir. Uç uzaktaki yabancı bir kültürü öğrenmeye ve öğretmeye adanmış bir hayat, öncelikle. (“Tibet’ten bize ne” diyen nesle âşinâ olmayın!). Yabancı ustasını, kılavuzunu selâmlamayı savsaklamamak, sonra. (“Kimden el aldığımı unuttum” diyen unutulmaya mahkûmdur!). Bir şehrin, işi gücü salyangoz satmak olmuş bir sakini, bir hemşerisiyle övünmeyi bilmesi, ardından. (Kendisini yüceltmiş hemşerilerini bile hatırlamayan şehirler vardır!).

Kültür, kimyacıların fizikçilerin “zincirleme ilişkiler” diye adlandırdığı tetikleme mekanizmalarıyla doğar, yaşar, kalıcılığını sağlar. Paris’teki binaların cephelerinde binlerce “mermer sayfa” yeralıyor. Bunları ünlü Fransız şairleri, sanatçıları, düşünür ve bilim adamları, siyaset adamları ile sınırlı sananlar yanılırlar: Polonyalısı, Arjantinlisi, Rusu, Japonu yerini almıştır. Tek bir Türk yoktur o sayfalarda, çünkü ne elçiliğimiz, ne kültür ataşeliğimiz girişimlerde bulunmuştur bugüne dek, bu konuda. Tek istisna, Melih Cevdet Anday’ın, Paris’te görevli bulunduğu yıl, kişisel inadıyla ünlü Closerie des Lilas kahvesinin masalarından birine çaktırttığı pirinç Yahya Kemal nişanıdır. Oysa, kimler geçmemiştir şu sokaklardan, evlerden. Ama sorunu Paris’te kurcalamanın ne anlamı var: İstanbul’da kaç “mermer sayfa” diktiğimize bakalım önce biz!

Tibetçeye, Tibet kültürüne kendini adamış Foucauld’nun yaşadığı sokaktan çıkıp köşeyi döndüğümüz an, bir dükkânla karşılaşıyoruz: Debauve et Gallais, 1800 yılında kurulmuş, vakti tarihinde Fransız Sarayı’na hizmet etmekle övünen bir çukulatacı. Kültür yalnızca kitapta, müzede olmuyor, beş duyuya birden yöneliyor. Olduğunda da, öyle kolay kolay ölmüyor, çünkü insanlar tarafından yaşatılıyor.

Ayrıntılar, diye bitirmiştim önceki yazılarımdan birisini. Kitapçı vitrininde gördüm geçen gece, geçiyordum:

Phaidon yayınevi, tuğladan kalın bir “gümüş kaşık kataloğu” yayımlamış. Soyluluğa özenmek mi, değil: Yüzyıllardır göznuru, emek, estetik akıtılmış bir alana yönelmek, ince işe eğilmek bu. Büyük, derin, uzun bir geleneğe.

Paris’teki ağaçların, özellikle de iri gövdelilerin dibinde demir ızgaralar olduğunu bütün sıkı yürüyüşçüler bilir. Bir çoğu yuvarlak, kimileri karedir bunların. Farklı aralıkların arasından toprak, kökler görünür. Ağacı sokaktan, sokağı topraktan koruyan bir sistem. Şehir, ağaç ızgaralarının yapım ve denetimini uzman topluluğuna emanet edermiş meğer: Izgaraların seçimi elbette teknik bir donanım gerektiriyor; ama, estetik boyut asla küçümsenmiyor.

Kanalizasyon kapaklarında, kablo kutularında, benzeri kent mobilyaları ve aksamında XIX. yüzyıldan başlayarak gelişmiş bir estetik boyut göze çarpıyor gerçekten de. Arkasında anonim zanaatkâr ve ustaların kuşaktan kuşağa devrettiği, işlev-zevk karışımından oluşmuş bir gelenek var. Şunu anlamak, kavramak gerekir: Kanalizasyon kapağının, sokak lâmbasının, park sırasının özen gerektirdiğini göremeyen bir toplum İzlenimcilik akımını, Ravel’i ya da Truffaut’yu kolay kolay ortaya çıkaramıyor ; her şey biribirine sıkısıkıya bağlı.

Böyle gerçekleşmiş bir kültürün iki çırpıda cançekişir hale geleceğini sanan zihniyet, insan hayatında kazanılmış değerlerin direnç katsayısının ne denli önem taşıdığını farketmekte elbette zorlanacak. Herşeyi inanılmaz bir hız ve tüketme iştahıyla bu “in”, şu “out” diye borsa iniş çıkışlarını andıran üslûbuyla görmeye başlayan “şey”in kendisi acaba neyin kültürü ?

Sözün özü, kökler korunuyorsa, kültür serpilmenin yolunu bulur. Buna karşılık, kurutulmaya görsünler, bir daha filiz veremiyorlar ? zorla güzellik olmuyor.

Enis Batur’un önceki yazıları

  • Devlet ve sanat: Dikenli tel üstün(d)e
  • Simone ve gerisi
  • Almanya, Kara Yıllar
  • Tütün kültürünü anlamıyorlar
  • Türk aydınını Paris’e çeken
  • Fransız kültürü gerçekten öldü mü?

  •  

    Bu habere oy ver
    Düşük
    1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
    Yüksek
         •  En çok puan alan haberler

    Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

    hamdullah kazan  - İstanbul
    26 Nisan 2008, Cumartesi 16:43  
    türkiyede sorunun kaynagı yaşam alanlarımzı ve şehirlerin kültürel kimliklerini korumasında ilgili kurumların ülkemiz insanlarının kültür miraslarını korumakonusunda bilincin oluşmamasıdır kültür miraslarımız olan eski eser yapılar sokak çeşmeleri mezar taşları saraylar oksijen deposu asırlık agaçlarla süslü koru ve kasırlar ormanlar dere yatakları malesef izinli izinsiz insan eliyle yok olmak üzere herkes üstüne düşeni yapmalı erezyon bazen dogada bazen yetkililerin ve vatandaşın kişiliginde oluyor ülkesini seven herkes bu emanetleri gelecek kuşaklara eksik teslim etmelidir çok geç olmadan

    kubilay beng  - İstanbul
    06 Mart 2008, Perşembe 18:55  
    Toplumumuzda bir çok kişi sayın Eroğlu gibi düşünüyor. Ancak ana fikri ıskalayan, adeta kısır bir bakış açısı bu kanımca. Bu konu nasıl bunca yanlış yorumlanabilir, hayret? Mesele Fransa gibi olmak değil ki. Burada bir tarzdan, bir yaklaşımdan bahsediliyor. Türkiye gene Türkiye olsun; ama kendi tarihine, kendi kültürüne böyle kadirşinas yaklaşsın;güzelliklerini korusun, geliştirsin.1500 yıllık surların ortasına otel yapmasın örneğin.Son bir soru:Tanpınar"ın yaşadığı ev nerededir,ne haldedir, biliyor muyuz?

    Hasan EROĞLU  - Eskişehir
    23 Şubat 2008, Cumartesi 14:04  
    Milliyetçi falan değilim ama ben şundan çok rahatsız oluyorum : Kimse kimse gibi olmak zorunda değil ve herkesin kendi yaşantısı vardır. Evrensellik de budur. Zaten başımıza ne geldiyse fransa"yı örnek aldığımızda geldi. 1938"den sonra dışardan ülkemize ne aldıysak gelen şeyleri olduğu gibi toplumun yapısını düşünmeden potada eritmeden aldık. Şimde de acısını çekiyoruz. Bize şunlardan söz etmeyin lütfen! Biraz saldırgan bir tutum almış olabilirim ama demek istediğim nokta anlaşıldı sanırım. İlla onların yaptığı gibi yapmak zorunda mıyıyız?

    Bütün Görüşleri Oku

    Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
    Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları