Türk aydınını Paris’e çeken
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat

Türk aydınını Paris’e çeken

Benim kuşağım Alman felsefesine, Rock ya da Rythm and Blues’a, İtalyan terzilerine, Endülüs zeytinlerine, tangoya ya da haiku’lara derinlemesine merak duyan bireyler çıkarabildi belki, ama sayıları bunca düşük olmasaydı çok daha iyi olurdu.

Abidin Dino
ENİS BATUR
NTV-MSNBC
Güncelleme: 09:50 TSİ 23 Şubat 2008 Cumartesi

PARİS - - Türk aydınının, sanatçısının modernleşme isteğinin, sonra da hedefinin merkezinde, XIX. yüzyıldan başlayarak Paris’in durduğunu göz ardı edemeyiz. Herşey, bir adım öncesinde, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin seyahâtı ve gözlemleriyle harekete geçmişti. Sonrasında, özellikle baskı ortamından uzaklaşmak, özgür düşüncenin ve yaşamın simgesi haline gelmiş bir şehre gönüllü ya da zorunlu sürgün çıkmak, her kuşağın isyankârlarının düşü olacaktı.
Haberin devamı

Bugün bakıldığında, bir yanda Jön Türkler ve Paris üzerinden yürüttükleri faaliyetleri; bir başka yanda Şinasi’yle, Osman Hamdi beyle, Şeker Ahmet Paşa’yla, Yahya Kemal’le neredeyse tılsımlı bir model, radikal bir seçenek haline dönüşen “mutlaka modern olunmalı” (Rimbaud) projeleri, Osmanlı aydınlarının hülya başkenti kimliğiyle donatmaya yetmişti Paris’i.

Cumhuriyet kurulduğunda, çehresi değişse bile adresi değişmemişti özgürlük arayışlarının: Ressamlarımız, bestecilerimiz, yazarlarımız, bilim adamları ve akademisyenler kısalı-uzunlu kalmak üzere bir kapısından değilse ötekinden Paris’e ulaşmayı bildiler. Abdülhak Şinasi Hisar’ın hepimiz İstanbul tutkusuna dikkat kesiliriz, oysa Paris’i “hem yaşanacak, hem ölünecek yer” sayan bir başkası değildir. İtiraf etseler etmeseler, şehre hepten demir atanların da (Dino’lardan Yüksel Aslan’a), bir parantez dönemi yaşayanların da (Cahit Sıtkı’dan, Oktay Rifat’tan Ferit Edgü’ye, Selâhattin Hilav’a) hayatını belirlemiştir burada yaşananlar. Hepsini Batı hayranlığıyla suçlayan Attilâ İlhan’ın durumu farklı değildir.
Oktay Rifat

“Türk Edebiyatında Paris” başlığıyla Türkiye’de, “Paristanbul” başlığıyla Fransa’da okur önüne çıkan bir antoloji, burada yazılmış onbinlerce sayfadan, yapılmış binlerce sanat yapıtından sıkı bir seçmeyi içeriyordu. Cahit Külebi’si, Gülten Akın’ı, Cihat Burak’ı, Muhittin Sebati’siyle geniş bir kadro.

O insanları “monşer”likle, “mösyö”lük ya da “madam”lıkla damgalamaktan özel zevk alanlar pekâlâ biliyorlardı ki, onlar, doğru ya da yanlış, kendi ülkelerinde kendilerinden esirgenen geniş bir özgürlük havasını ve bu havayı doğurduğuna inandıkları derin, evrensel boyutlara ulaşmış bir kültürel geçmişin izlerini sürmek için ruhlarının bir bölümünü Paris’e abone yapmışlardı... Lafayette mağazalarına üşüşmek için değil.

Dileyen, şüphesiz yerebilir bu bağlanmayı, “hayran”lık duymanın bir yabancılaşma koşulu yarattığını savunabilir; kendi payıma, bu tür yaklaşımlardan olsa olsa bir köstebek dünya görüşü, dolap beygirine yaraşacak bir yaşama anlayışı doğabileceğini düşünüyorum. Benim kuşağım Alman felsefesine, Rock ya da Rythm and Blues’a, İtalyan terzilerine, Endülüs zeytinlerine, tangoya ya da haiku’lara derinlemesine merak duyan bireyler çıkarabildi belki, ama sayıları bunca düşük olmasaydı çok daha iyi olurdu.

Paris’ten Tanpınar’ın yazmış olduğu mektupları, Sabahattin Eyüboğlu’nun, çok sonra Melih Cevdet Anday’ın ya da Nedim Gürsel’in “Paris Yazıları” başlığı altında topladıkları kültürel izlenimleri yansız bir ruh hali içinde okumayı denediğimizde, burada nelere imrendikleri, orada neleri özledikleri terazinin ayrı kefelerinde nasıl bir denge kurmuştur, kolaylıkla görebiliriz.

Bugün koşullar alabildiğine değişmiştir. Tanpınar, yıllar yılı aradığı Beethoven plâğını bulabilmiş olmasını mucize sayar neredeyse; şimdi İstanbul’daki dükkânlarda o bestenin beş-altı farklı versiyonuna ulaşabilir, olmadı internet üzerinden dilediğiniz yorumunu getirtebilirsiniz.
Pablo Picasso

Rodin’in ve Picasso’nun yapıtlarını da ağırlıyor Türkiye, çağdaş sanatçıların en taze yapıtlarını da. Alışveriş için Saint-Germain’e gelmeye gerek mi var, Abdi İpekçi ne güne duruyor?

Sözün özü, 2008’de Paris’e, New York’a, Roma’ya “ruhen aç” inmiyor insanımız. Deli bir telâş içinde, nektar toplamak uğruna dörtbir yana saldırmak şart değil artık. Londra’da, olağanüstü bir şölen varmış Tate Modern’de, Louise Bourgeois retrospektifini kaçırmamalıyım. Aceleye ne gerek var, Nisan ayında Beaubourg’a gelecek aynı sergi. Bu sefer belki (henüz) değil, ama yakın bir gelecekte, Sabancı Müzesinde ağırlanabilir o müthiş lady.

Peki ama, neden oturduğumuz yerde oturmak varken, durmadan yollara düşüyoruz.

Ayrıntılar uğruna yaşanıyor şimdi ve ayrıntı, neredeyse oradadır.


Enis Batur’un önceki yazısı

  • Fransız kültürü gerçekten öldü mü?

  •  

    Bu habere oy ver
    Düşük
    1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
    Yüksek
         •  En çok puan alan haberler

    Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

                            Bu habere henüz yorum yapılmamış


    Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
    Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları