Bugün bakıldığında, bir yanda Jön Türkler ve Paris üzerinden yürüttükleri faaliyetleri; bir başka yanda Şinasiyle, Osman Hamdi beyle, Şeker Ahmet Paşayla, Yahya Kemalle neredeyse tılsımlı bir model, radikal bir seçenek haline dönüşen mutlaka modern olunmalı (Rimbaud) projeleri, Osmanlı aydınlarının hülya başkenti kimliğiyle donatmaya yetmişti Parisi.
Cumhuriyet kurulduğunda, çehresi değişse bile adresi değişmemişti özgürlük arayışlarının: Ressamlarımız, bestecilerimiz, yazarlarımız, bilim adamları ve akademisyenler kısalı-uzunlu kalmak üzere bir kapısından değilse ötekinden Parise ulaşmayı bildiler. Abdülhak Şinasi Hisarın hepimiz İstanbul tutkusuna dikkat kesiliriz, oysa Parisi hem yaşanacak, hem ölünecek yer sayan bir başkası değildir. İtiraf etseler etmeseler, şehre hepten demir atanların da (Dinolardan Yüksel Aslana), bir parantez dönemi yaşayanların da (Cahit Sıtkıdan, Oktay Rifattan Ferit Edgüye, Selâhattin Hilava) hayatını belirlemiştir burada yaşananlar. Hepsini Batı hayranlığıyla suçlayan Attilâ İlhanın durumu farklı değildir.
 |
| Oktay Rifat |
Türk Edebiyatında Paris başlığıyla Türkiyede, Paristanbul başlığıyla Fransada okur önüne çıkan bir antoloji, burada yazılmış onbinlerce sayfadan, yapılmış binlerce sanat yapıtından sıkı bir seçmeyi içeriyordu. Cahit Külebisi, Gülten Akını, Cihat Burakı, Muhittin Sebatisiyle geniş bir kadro.
O insanları monşerlikle, mösyölük ya da madamlıkla damgalamaktan özel zevk alanlar pekâlâ biliyorlardı ki, onlar, doğru ya da yanlış, kendi ülkelerinde kendilerinden esirgenen geniş bir özgürlük havasını ve bu havayı doğurduğuna inandıkları derin, evrensel boyutlara ulaşmış bir kültürel geçmişin izlerini sürmek için ruhlarının bir bölümünü Parise abone yapmışlardı... Lafayette mağazalarına üşüşmek için değil.
Dileyen, şüphesiz yerebilir bu bağlanmayı, hayranlık duymanın bir yabancılaşma koşulu yarattığını savunabilir; kendi payıma, bu tür yaklaşımlardan olsa olsa bir köstebek dünya görüşü, dolap beygirine yaraşacak bir yaşama anlayışı doğabileceğini düşünüyorum. Benim kuşağım Alman felsefesine, Rock ya da Rythm and Bluesa, İtalyan terzilerine, Endülüs zeytinlerine, tangoya ya da haikulara derinlemesine merak duyan bireyler çıkarabildi belki, ama sayıları bunca düşük olmasaydı çok daha iyi olurdu.
Paristen Tanpınarın yazmış olduğu mektupları, Sabahattin Eyüboğlunun, çok sonra Melih Cevdet Andayın ya da Nedim Gürselin Paris Yazıları başlığı altında topladıkları kültürel izlenimleri yansız bir ruh hali içinde okumayı denediğimizde, burada nelere imrendikleri, orada neleri özledikleri terazinin ayrı kefelerinde nasıl bir denge kurmuştur, kolaylıkla görebiliriz.
Bugün koşullar alabildiğine değişmiştir. Tanpınar, yıllar yılı aradığı Beethoven plâğını bulabilmiş olmasını mucize sayar neredeyse; şimdi İstanbuldaki dükkânlarda o bestenin beş-altı farklı versiyonuna ulaşabilir, olmadı internet üzerinden dilediğiniz yorumunu getirtebilirsiniz.
 |
| Pablo Picasso |
Rodinin ve Picassonun yapıtlarını da ağırlıyor Türkiye, çağdaş sanatçıların en taze yapıtlarını da. Alışveriş için Saint-Germaine gelmeye gerek mi var, Abdi İpekçi ne güne duruyor?
Sözün özü, 2008de Parise, New Yorka, Romaya ruhen aç inmiyor insanımız. Deli bir telâş içinde, nektar toplamak uğruna dörtbir yana saldırmak şart değil artık. Londrada, olağanüstü bir şölen varmış Tate Modernde, Louise Bourgeois retrospektifini kaçırmamalıyım. Aceleye ne gerek var, Nisan ayında Beaubourga gelecek aynı sergi. Bu sefer belki (henüz) değil, ama yakın bir gelecekte, Sabancı Müzesinde ağırlanabilir o müthiş lady.
Peki ama, neden oturduğumuz yerde oturmak varken, durmadan yollara düşüyoruz.
Ayrıntılar uğruna yaşanıyor şimdi ve ayrıntı, neredeyse oradadır.

Enis Baturun önceki yazısı Fransız kültürü gerçekten öldü mü?