Büyük oyuncular, küçük filmler
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat
Büyük oyuncular, küçük filmler
Geçen yıl yapılan ve bu yılki ödül dönemlerinde gelin edilen filmlerden yana gerçekten şanslıyız. Bu şans, belki de hakiki hayat hikâyelerine duyulan meraktan kaynaklanabilir.

NTV-MSNBC
Güncelleme: 11:22 TSİ 08 Şubat 2006 Çarşamba

24 Şubat 2005 — - Çünkü bu filmlerin, adı üstünde, hakiki insanları, onların başına gelenleri anlatan hikâyeleri var. Bu durumda oyuncular da, karakterlerin bir kısmı kaçık olsa bile, yaşamış, gerçek insanlara can verme fırsatına kavuşuyor.


Gerçi ben oyunculuğun yaşamış kişilere, ne kadar başarılı olsa da sonunda “taklit” tanımına giren bir şekilde can vermekten çok, kurmaca karakterleri yoktan var etme yaratıcılığı olduğunu düşünüyorum ama, bu yıl hakiki şahısları beyazperdeye getiren oyuncuların, örneğin ‘Ray’deki Jamie Foxx’un başarısını da inkâr edecek halimiz yok.
Aralarında büyük(çe) prodüksiyon gerektirenlerin de (‘The Aviator’, ‘Finding Neverland’, ‘De-Lovely’) varlığına rağmen, bu filmler genelde “küçük film” sınıfına giriyor. Evet, kiminin bütçesi de hesaplı ama, burada “küçük”ten kastımız, insan ilişkilerini çevreleyen, biraz derine inmekten çekinmeyen, yer yer bu derinlik nedeniyle insanın içini ürpertse de esas olarak kalbini ısıtan filmler. Eşine az rastlanır büyük bir kıyımı temel alan ‘Hotel Rwanda’ bile sonuçta böyle bir film, çünkü Don Cheadle’ın şahsında otel yöneticisi Paul Rusesabagina’nın değişimini, bu değişimin sonucu olarak ve hayatı pahasına verdiği bir karar sonucu, karşı kabileden bin küsur kişiyi kendi kabilesinin gerçekleştirdiği kıyımdan kurtarışını anlatıyor. Yıllardır sinemada olan Don Cheadle (kendisini en son ‘Ocean’ın on birlik ve on ikilik ekiplerinde izlemiştik) bu filmle ilk kez başrole kavuştu, En İyi Erkek Oyuncu sınıfında aday oldu. Cheadle, belli ki ödülü Altın Küre’de olduğu gibi Foxx’a kaptıracağını düşünüyor. Bu yıl Akademi’nin küçük dalların ödüllerini koltuklarında verip, diğerlerinin adaylarını sahnede toplama niyeti hakkında konuşurken (“Güzellik yarışması mı bu?”) şöyle demiş: “Buna dayanamam artık. Ödülü görünce kaptığım gibi kaçarım. ‘Baybay, Jamie. Bir dahaki sefere…’” Umarız bu başrolü başkaları da izler, böylece Cheadle da isimsizlikten kurtulur. “Hani şu şeydeki adam değil mi? Adı dilimin ucunda…”
En İyi Erkek Oyuncu aday listesindeki ikinci karaderili aktör, Jamie Foxx ise, şu ana kadar alınabilecek hemen hemen her şeyi aldı, ırkçı vurgulamalarıyla kimilerini kızdırdı, buna karşılık uzun konuşmalarını kesen ya da onu uyaran olmadı. ‘Redemption’ı görmedim ama Foxx, ‘Collateral’la başlattığı başarı çizgisini ‘Ray’de kesinlikle sürdürüyor. Hem tam hakimiyet içinde (beden dili, vs.), hem de duyguları esirgemeyen bir performans. Sanırım Oscar’ı da alacak. Tek avantajı, insanların onun çok fazla ödül aldığını düşünmeleri olabilir. Ama kendi meslektaşları kısa süre önce ona Screen Actors Guild (SAG) ödülünü verdiler.

En İyi Aktör Oscarı Foxx’un olmalı!

Yıllarını bu âlemde geçirdi, Wayans kardeşlerin ‘In Living Color’ından önce sinemaya geçmişti. Ancak Jamie’nin aynı zamanda bursla Julliard’a gitmiş klasik bir piyanist olduğunu, o şarkıları Ray Charles’la çalıştığını, birlikte çalıp söylediğini, hatta müteveffa üstattan bu konuda hayat dersleri de aldığını ekleyelim. Foxx aynı zamanda sinemada adını duyurmadan çok önce albüm çıkarmış bir müzisyen. Yani bu işler öyle pat diye olmuyor.
‘The Aviator’, küçük, orta boy rollerde ya da başrolde oynayan birinci sınıf oyuncularla dolu bir film. Kimini beğenmememin sebebi, filme ve Hughes’a karşı zerrece gönül bağı duymamam olabilir. Cate Blanchett, Katharine Hepburn’un New England telaffuzunu ve kendine özgü yürüyüşünü yakalamış. Gene de tam anlamıyla tatmin edici gelmedi nedense. Buna rağmen, dalında ödül alacağına inanıyorum. Şirin Kate Beckinsale ise, dünyanın en güzel, cazip, anlamlı kadınlarından Ava Gardner’in yanından bile geçmemiş. Oysa Martin Scorsese, Ava’yı hatırlayacak yaşta. John C. Reilly, her zamanki gibi, görünmezlik derecesinde iyi. Çok beğendiğim Jude Law, bana bir karakter bile yaratamamış göründü, üstelik de Errol Flynn olması gereken bir karakter. Belki gözümden kaçmıştı, hayli kısa bir roldü. Zaten Jude Law da “fazla güzel” ibaresiyle damgalanmış durumda. Ne kadar iyi bir aktör olduğu, sair rollerde bu yüzden gözden kaçıyor. Alec Baldwin, harikalar yaratmasa da bazen (örneğin ‘The Cooler’da) olduğu gibi, hayret verici bir profesyonellik içinde (bazen onun hakkını mı yiyorum diye düşünüyorum). Alan Alda, satılmış senatörde Ralph Owen Brewster’da cidden iyiydi, zaten güvenilir bir aktördür.
Leonardo DiCaprio’ya gelince: sırf güzel olduğu için onu sevmeyenleri, kartpostal çocuğu muamelesi edenleri anlayamıyorum. DiCaprio, başından beri oyuncu, tepeden tırnağa oyuncu.

Çocuk oyunculuktan gelip, geçiş döneminde kaybolmayan ender isimlerden biri (aynı derecede yetenekli Elijah Wood’la birlikte). Bundan on iki yıl önce “What’s Eating Gilbert Grape”le de Oscar’a aday olurken de aynı derecede iyi oynuyordu. Gerçi o bebek tombulluğu denebilecek özelliklerin, yüzünden halen el çekmemiş olması biraz üzücü ama, doğrusu genç Howard Hughes’u oynarken onları da silmek için elinden geleni yapmış.
Buradan hemen Johnny Depp’e geçebiliriz. Yukarıda bahsi geçen Lasse Halström filminin adındaki kahramanı, yani DiCaprio karakteri Arnie’nin ağabeyi Gilbert Grape’i oynayan Depp her zaman incelikli, yetenekli, cazip bir oyuncu olmuştur. Egzantriktir, uçuktur, kadınlar kadar erkekler tarafından da sevilme şansına sahiptir. Depp, ‘Finding Neverland’de Sir J(ames) M(atthew) Barrie’yi oynarken de her zamanki gibi, kendisi incinmeden incitici bir duygusallık aktarıyor. Doğrusu, bir Peter Pan dünyasına en fazla yakışan aktörün de o olduğuna şüphe yok. Daha önce bir kez ‘Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl’ (2003) ile Oscar adayı olması, onun geniş yelpazesini gösteriyor, cidden çok başarılı bir performanstı. Ama bence Akademi ona ileri yaşlara geldiğinde bir “vicdan azabı” ödülü verir ancak. Küçük filmleri, sıradışı, bağımsız işleri tercih eden Johnny Depp, Hollywood usulü sinemaya metelik vermeyen bir adam çünkü.
Benim bu yılki favorim ise, ne yazık ki Oscar aday listesinde yer almayan, rivayete göre Clint Eastwood’a yer açmak için şutlanmış bir aktör: Paul Giamatti. ‘American Splendor’da Harvey Pekar karakteri (hakiki şahıs) ile tanıdığımız aktör, ‘Sideways’in Miles karakterinde anlatılamayacak kadar iyi. Sahnede kazandığı başarıyı sinemada başrollerle olmasa da birinci sınıf oyunculukla sürdüren Giamatti, dört başrol oyuncusunun da iyi oynadığı ansambl oyunculuk şaheseri ‘Sideways’in kesinlikle bir numarası. Genç, sevimli ve saf bir Arnold Schwarzenegger’i hatırlatan Thomas Haden Church (‘George of the Jungle’ların melun Lyle Van de Groot’u, ‘Wings’ dizisinin meşhur Lowell Mather’i) ise, ailesi yüzünden oyunculuğu geri plana atmış bir adama hiç yaraşmayacak bir “son çapkınlık” krizine kapılmış Jack’te, her şeye rağmen fevkalade cana yakın. Michael Madsen’in kızkardeşi olmanın çok ötesindeki (ailenin gerçek yeteneği odur) cazibeli Virginia Madsen ve onlara başarıyla ayak uyduran Sandra Oh (Don McKellar’ın Festival’de de oynayan millenyum filmi ‘Last Night / Son Gece’nin başrol oyuncusu) ile birlikte müthiş bir ekip oluşturuyorlar. Zaten bu dalda SAG ödülünü de aldılar. ‘Million Dollar Baby’de Eastwood-Swank-Freeman üçlüsünün de başarılı bir ansambl oyunculuk tutturduklarını asla inkâr etmesek de, bu yıl “ansambl oyunculuk” konusunda ‘Sideways’den sonra iki numaramız, Mike Nichols’ın, “Who’s Afraid of Virginia Woolf / Kim Korkar Hain Kurttan?”dan neredeyse kırk yıl sonra çevirdiği “dörtlü” hikâye ‘Closer’daki dört oyuncu: başta Altın Küre ödüllü Clive Owen ve Natalie Portman olmak üzere (çocuklar ne çabuk büyüyor!), Jude Law ve Julia Roberts, cinselliğe yaklaşımı da çok ilginç olan filmin görülmesi için başlıca nedeni oluşturuyorlar. Clive Owen da Altın Küre’sini alınca, “Bunun filmimize ilgi duyulmasını sağlayacağını düşünüp seviniyoruz, lütfen filmimizi görün,” demişti.
Diğerlerine gelince, Annette Bening’i ne yazık ki İstvan Szabo’nun Somerset Mauham’dan uyarladığı ‘Being Julia’da izleyemedik. Gerçekten tanrı vergisi yeteneğe sahip, bunu da yılların deneyimiyle mükemmelleştirmiş Bening’in bence bu yıl en büyük şansı, beş yıl önce Oscar’a gene Hillary Swank ile (‘Boys Don’t Cry’) birlikte aday olup (‘American Beauty’de oynuyordu), ödülü kaptırmış olması. Belki yaşına ve yeteneğine hürmeten, Hillary’nin karşısında ikinci kez yenilmemesi uygun bulunur. Aktris 1990’da da, ‘The Grifters’la Oscar’a aday olmuştu.
‘Maria Full of Grace’te yokluk ve çaresizlikten uyuşturucu kaçakçılığına soyunan Maria’yı oynayan Catalina Sandino Moreno cesur ve sağlam bir performans sunuyor ama şansı olduğunu sanmıyoruz. Kolombiya halkını mutlu etmiş olması yeter. Aynı şey, ‘Hotel Rwanda’da Don Cheadle’ın karısını oynayan Sophie Okonedo için de geçerli. Sinemada da sahnede olduğu kadar rahat olan Okonedo, ‘Hotel Rwanda’ ile aday gösterilince şansının açıldığını söylüyor. İsabet, çünkü eskaza ödülü alacak olsa Oscar lanetine uğrayabilir. Bkz.: Razzie’li Halle Berry.
Kadınlar bâbında, BAFTA’lı, fevkalade eleştiriler almış, yetkin oyuncu İmelda Staunton da var elbette. Gerçi yüzde sekseni doğaçlama oyunculuğa dayandığı söylenen filmi henüz göremedik ama, Mike Leigh’in oyuncuları daima iyidir, ayrıca sahneyi hep sinemaya tercih etmiş Staunton’ı daha önce ‘Sense and Sensibility’, ‘Twelfth Night / On İkinci Gece’, ‘Shakespeare in Love’ ve !F’teki Stephen Fry filmi ‘Bright Young Things / Pürneşe’de görüp naçizane takdir etmiştik. Ne var ki, çoğunluğun tahmini, başrolünde oynadığı ‘Vera Drake’in hiç promosyonu yapılmadığı için filmin, yönetmeni benzersiz Mike Leigh’in ve Staunton’ın şansları olmadığı yolunda. BAFTA’larda ise, film olmasa da, Leigh ve Staunton ödül aldı. Bir başka İngiliz, Kate Winslet, bence hayli hakkı yenmiş ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ ile Oscar’a aday. Oscar adayı bir başka filmde, ‘Finding Neverland’de, Michel Gondry’nin filmindeki ile taban tabana zıt bir karakterde (biri uçuk kaçık bir kız, öteki dört çocuk annesi bir dul) aynı başarıyla oynayışı zaten bildiğimiz bir gerçeği, onun iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor ama korkarım ki Kate Winslet insanların hakkında ‘Titanic’teki kız olarak kaldı. Oysa bu adaylık, ‘Sense and Sensibility’, ‘Titanic’ ve ‘Iris’in ardından onun dördüncü adaylığı. Bir başka yardımcı oyuncu adayı ise Laura Linney. Ne yazık ki, ‘Kinsey’i göremediğimiz için bir şey söyleyemiyoruz. Aynı durum, Alfred Kinsey’i oynayan Liam Neeson için de geçerli. Ancak, onunki hayli övülmüş bir kompozisyon.
Aday olanlar, olmayanlar: kimi komedilerdeki abartılı oyunculuğunu hiç sevmediğim halde çok iyi kompozisyonlarını da gördüğüm Jim Carrey, özellikle ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’da, artık gelenek haline gelen iltifat/hakaret bileşimi ile, “Çok iyiydi, hiç Jim Carrey gibi değildi” diye değerlendirildi. ‘Lemony Snicket’te de ‘Ace Ventura’ üslubunun hayli dışında olduğunu söyleyebiliriz. ‘Motorcycle Diaries / Motosiklet Güncesi’nin iki oyuncusu; son yılların en iyi filmlerinin bazılarında (Amores Perros/Paramparça Aşklar, Y Tu Mamá También/Ananı Da, El Crimen del Padre Amaro/Rahip Amaro’nun Günahı, Bad Education / La Mala Educación / Kötü Eğitim), oynayan Gabriel Garcia Bernal ile Rodrigo de la Serna; ‘Les Choristes’in kendi halindeki öğretmeninde Gérard Jugnot; bence hem başarılı dönem filmi, hem de yılın en iyi filmlerinden biri olan, sıradışı bir aşk hikâyesinin filmi ‘De-Lovely’de hem Kevin Kline (yemin ediyorum, yaşlı halini tanımadım), hem de beklenmedik bir temkinle, çok ustaca bir performans sunan Angelino Jolie; ‘Door in the Floor’u gördükten sonra neden hiçbir adaylık listesinde adının geçtiğini asla anlayamadığım Jeff Bridges (onda da, Morgan Freeman’da olduğu gibi, çok rahat oynuyormuş izlenimi uyandırma sorunu var); ve ‘Beyond the Sea’de hem şarkıcı Bobby Darin’i oynayan, hem de kendini yöneten Kevin Spacey.
Bir de tabii, benzersiz Javier Bardem var. Pedro Almodovar oyunculuğundan (High Heels), Bigas Luna’nın ‘Jamon Jamon’undaki yakışıklı model ve gene Luna imzalı “soft-porn” ‘Huevos de Oro’nun seks saçan Benito’sundan Julian Schnabel’in ‘Before Night Falls’unda, kurban olmuş dahi edalarına itibar etmeden ağlatacak yoğunlukta oynadığı Kübalı yazar Renaldo Arenas’a nasıl olup da geçtiğini bile anlamadığımız Bardem, ‘Los lunes al sol / Güneşli Pazartesiler’in Santa’sı ile hayretimize hayret kattı, ‘Collateral’da göze çarpmayan Felix’te usta işi bir kompozisyon sunmuştu. ‘Mar Adentro / The Sea Inside’da ise, boyundan aşağısı yirmili yaşlarından sonra felçli kalmış hakiki şahsı Ramón Sampedro ile resme göz yaşartıyor. Gene kurban edalarını elinin tersiyle iterek.
Evet, bu yıl gerçekten de seyirciler için de, oyuncular için olduğu kadar şanslı bir yıl…

 

Bu habere oy ver
Düşük
1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
Yüksek
     •  En çok puan alan haberler

Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

                        Bu habere henüz yorum yapılmamış


Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları