Büyük oyuncular, küçük filmler
Geçen yıl yapılan ve bu yılki ödül dönemlerinde gelin edilen filmlerden yana gerçekten şanslıyız. Bu şans, belki de hakiki hayat hikâyelerine duyulan meraktan kaynaklanabilir. |
 |
 |
|
NTV-MSNBC
Güncelleme: 11:22 TSİ 08 Şubat 2006 Çarşamba
24 Şubat 2005 - Çünkü bu filmlerin, adı üstünde, hakiki insanları, onların başına gelenleri anlatan hikâyeleri var. Bu durumda oyuncular da, karakterlerin bir kısmı kaçık olsa bile, yaşamış, gerçek insanlara can verme fırsatına kavuşuyor.
| DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ |
 |
|  | Gerçi ben oyunculuğun yaşamış kişilere, ne kadar başarılı olsa da sonunda taklit tanımına giren bir şekilde can vermekten çok, kurmaca karakterleri yoktan var etme yaratıcılığı olduğunu düşünüyorum ama, bu yıl hakiki şahısları beyazperdeye getiren oyuncuların, örneğin Raydeki Jamie Foxxun başarısını da inkâr edecek halimiz yok. Aralarında büyük(çe) prodüksiyon gerektirenlerin de (The Aviator, Finding Neverland, De-Lovely) varlığına rağmen, bu filmler genelde küçük film sınıfına giriyor. Evet, kiminin bütçesi de hesaplı ama, burada küçükten kastımız, insan ilişkilerini çevreleyen, biraz derine inmekten çekinmeyen, yer yer bu derinlik nedeniyle insanın içini ürpertse de esas olarak kalbini ısıtan filmler. Eşine az rastlanır büyük bir kıyımı temel alan Hotel Rwanda bile sonuçta böyle bir film, çünkü Don Cheadleın şahsında otel yöneticisi Paul Rusesabaginanın değişimini, bu değişimin sonucu olarak ve hayatı pahasına verdiği bir karar sonucu, karşı kabileden bin küsur kişiyi kendi kabilesinin gerçekleştirdiği kıyımdan kurtarışını anlatıyor. Yıllardır sinemada olan Don Cheadle (kendisini en son Oceanın on birlik ve on ikilik ekiplerinde izlemiştik) bu filmle ilk kez başrole kavuştu, En İyi Erkek Oyuncu sınıfında aday oldu. Cheadle, belli ki ödülü Altın Kürede olduğu gibi Foxxa kaptıracağını düşünüyor. Bu yıl Akademinin küçük dalların ödüllerini koltuklarında verip, diğerlerinin adaylarını sahnede toplama niyeti hakkında konuşurken (Güzellik yarışması mı bu?) şöyle demiş: Buna dayanamam artık. Ödülü görünce kaptığım gibi kaçarım. Baybay, Jamie. Bir dahaki sefere
Umarız bu başrolü başkaları da izler, böylece Cheadle da isimsizlikten kurtulur. Hani şu şeydeki adam değil mi? Adı dilimin ucunda
En İyi Erkek Oyuncu aday listesindeki ikinci karaderili aktör, Jamie Foxx ise, şu ana kadar alınabilecek hemen hemen her şeyi aldı, ırkçı vurgulamalarıyla kimilerini kızdırdı, buna karşılık uzun konuşmalarını kesen ya da onu uyaran olmadı. Redemptionı görmedim ama Foxx, Collateralla başlattığı başarı çizgisini Rayde kesinlikle sürdürüyor. Hem tam hakimiyet içinde (beden dili, vs.), hem de duyguları esirgemeyen bir performans. Sanırım Oscarı da alacak. Tek avantajı, insanların onun çok fazla ödül aldığını düşünmeleri olabilir. Ama kendi meslektaşları kısa süre önce ona Screen Actors Guild (SAG) ödülünü verdiler.

En İyi Aktör Oscarı Foxxun olmalı!
Yıllarını bu âlemde geçirdi, Wayans kardeşlerin In Living Colorından önce sinemaya geçmişti. Ancak Jamienin aynı zamanda bursla Julliarda gitmiş klasik bir piyanist olduğunu, o şarkıları Ray Charlesla çalıştığını, birlikte çalıp söylediğini, hatta müteveffa üstattan bu konuda hayat dersleri de aldığını ekleyelim. Foxx aynı zamanda sinemada adını duyurmadan çok önce albüm çıkarmış bir müzisyen. Yani bu işler öyle pat diye olmuyor. The Aviator, küçük, orta boy rollerde ya da başrolde oynayan birinci sınıf oyuncularla dolu bir film. Kimini beğenmememin sebebi, filme ve Hughesa karşı zerrece gönül bağı duymamam olabilir. Cate Blanchett, Katharine Hepburnun New England telaffuzunu ve kendine özgü yürüyüşünü yakalamış. Gene de tam anlamıyla tatmin edici gelmedi nedense. Buna rağmen, dalında ödül alacağına inanıyorum. Şirin Kate Beckinsale ise, dünyanın en güzel, cazip, anlamlı kadınlarından Ava Gardnerin yanından bile geçmemiş. Oysa Martin Scorsese, Avayı hatırlayacak yaşta. John C. Reilly, her zamanki gibi, görünmezlik derecesinde iyi. Çok beğendiğim Jude Law, bana bir karakter bile yaratamamış göründü, üstelik de Errol Flynn olması gereken bir karakter. Belki gözümden kaçmıştı, hayli kısa bir roldü. Zaten Jude Law da fazla güzel ibaresiyle damgalanmış durumda. Ne kadar iyi bir aktör olduğu, sair rollerde bu yüzden gözden kaçıyor. Alec Baldwin, harikalar yaratmasa da bazen (örneğin The Coolerda) olduğu gibi, hayret verici bir profesyonellik içinde (bazen onun hakkını mı yiyorum diye düşünüyorum). Alan Alda, satılmış senatörde Ralph Owen Brewsterda cidden iyiydi, zaten güvenilir bir aktördür. Leonardo DiCaprioya gelince: sırf güzel olduğu için onu sevmeyenleri, kartpostal çocuğu muamelesi edenleri anlayamıyorum. DiCaprio, başından beri oyuncu, tepeden tırnağa oyuncu.  | |
Çocuk oyunculuktan gelip, geçiş döneminde kaybolmayan ender isimlerden biri (aynı derecede yetenekli Elijah Woodla birlikte). Bundan on iki yıl önce Whats Eating Gilbert Grapele de Oscara aday olurken de aynı derecede iyi oynuyordu. Gerçi o bebek tombulluğu denebilecek özelliklerin, yüzünden halen el çekmemiş olması biraz üzücü ama, doğrusu genç Howard Hughesu oynarken onları da silmek için elinden geleni yapmış. Buradan hemen Johnny Deppe geçebiliriz. Yukarıda bahsi geçen Lasse Halström filminin adındaki kahramanı, yani DiCaprio karakteri Arnienin ağabeyi Gilbert Grapei oynayan Depp her zaman incelikli, yetenekli, cazip bir oyuncu olmuştur. Egzantriktir, uçuktur, kadınlar kadar erkekler tarafından da sevilme şansına sahiptir. Depp, Finding Neverlandde Sir J(ames) M(atthew) Barrieyi oynarken de her zamanki gibi, kendisi incinmeden incitici bir duygusallık aktarıyor. Doğrusu, bir Peter Pan dünyasına en fazla yakışan aktörün de o olduğuna şüphe yok. Daha önce bir kez Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl (2003) ile Oscar adayı olması, onun geniş yelpazesini gösteriyor, cidden çok başarılı bir performanstı. Ama bence Akademi ona ileri yaşlara geldiğinde bir vicdan azabı ödülü verir ancak. Küçük filmleri, sıradışı, bağımsız işleri tercih eden Johnny Depp, Hollywood usulü sinemaya metelik vermeyen bir adam çünkü. Benim bu yılki favorim ise, ne yazık ki Oscar aday listesinde yer almayan, rivayete göre Clint Eastwooda yer açmak için şutlanmış bir aktör: Paul Giamatti. American Splendorda Harvey Pekar karakteri (hakiki şahıs) ile tanıdığımız aktör, Sidewaysin Miles karakterinde anlatılamayacak kadar iyi. Sahnede kazandığı başarıyı sinemada başrollerle olmasa da birinci sınıf oyunculukla sürdüren Giamatti, dört başrol oyuncusunun da iyi oynadığı ansambl oyunculuk şaheseri Sidewaysin kesinlikle bir numarası. Genç, sevimli ve saf bir Arnold Schwarzeneggeri hatırlatan Thomas Haden Church (George of the Jungleların melun Lyle Van de Grootu, Wings dizisinin meşhur Lowell Matheri) ise, ailesi yüzünden oyunculuğu geri plana atmış bir adama hiç yaraşmayacak bir son çapkınlık krizine kapılmış Jackte, her şeye rağmen fevkalade cana yakın. Michael Madsenin kızkardeşi olmanın çok ötesindeki (ailenin gerçek yeteneği odur) cazibeli Virginia Madsen ve onlara başarıyla ayak uyduran Sandra Oh (Don McKelların Festivalde de oynayan millenyum filmi Last Night / Son Gecenin başrol oyuncusu) ile birlikte müthiş bir ekip oluşturuyorlar. Zaten bu dalda SAG ödülünü de aldılar. Million Dollar Babyde Eastwood-Swank-Freeman üçlüsünün de başarılı bir ansambl oyunculuk tutturduklarını asla inkâr etmesek de, bu yıl ansambl oyunculuk konusunda Sidewaysden sonra iki numaramız, Mike Nicholsın, Whos Afraid of Virginia Woolf / Kim Korkar Hain Kurttan?dan neredeyse kırk yıl sonra çevirdiği dörtlü hikâye Closerdaki dört oyuncu: başta Altın Küre ödüllü Clive Owen ve Natalie Portman olmak üzere (çocuklar ne çabuk büyüyor!), Jude Law ve Julia Roberts, cinselliğe yaklaşımı da çok ilginç olan filmin görülmesi için başlıca nedeni oluşturuyorlar. Clive Owen da Altın Küresini alınca, Bunun filmimize ilgi duyulmasını sağlayacağını düşünüp seviniyoruz, lütfen filmimizi görün, demişti. Diğerlerine gelince, Annette Beningi ne yazık ki İstvan Szabonun Somerset Mauhamdan uyarladığı Being Juliada izleyemedik. Gerçekten tanrı vergisi yeteneğe sahip, bunu da yılların deneyimiyle mükemmelleştirmiş Beningin bence bu yıl en büyük şansı, beş yıl önce Oscara gene Hillary Swank ile (Boys Dont Cry) birlikte aday olup (American Beautyde oynuyordu), ödülü kaptırmış olması. Belki yaşına ve yeteneğine hürmeten, Hillarynin karşısında ikinci kez yenilmemesi uygun bulunur. Aktris 1990da da, The Griftersla Oscara aday olmuştu. Maria Full of Gracete yokluk ve çaresizlikten uyuşturucu kaçakçılığına soyunan Mariayı oynayan Catalina Sandino Moreno cesur ve sağlam bir performans sunuyor ama şansı olduğunu sanmıyoruz. Kolombiya halkını mutlu etmiş olması yeter. Aynı şey, Hotel Rwandada Don Cheadleın karısını oynayan Sophie Okonedo için de geçerli. Sinemada da sahnede olduğu kadar rahat olan Okonedo, Hotel Rwanda ile aday gösterilince şansının açıldığını söylüyor. İsabet, çünkü eskaza ödülü alacak olsa Oscar lanetine uğrayabilir. Bkz.: Razzieli Halle Berry. Kadınlar bâbında, BAFTAlı, fevkalade eleştiriler almış, yetkin oyuncu İmelda Staunton da var elbette. Gerçi yüzde sekseni doğaçlama oyunculuğa dayandığı söylenen filmi henüz göremedik ama, Mike Leighin oyuncuları daima iyidir, ayrıca sahneyi hep sinemaya tercih etmiş Stauntonı daha önce Sense and Sensibility, Twelfth Night / On İkinci Gece, Shakespeare in Love ve !Fteki Stephen Fry filmi Bright Young Things / Pürneşede görüp naçizane takdir etmiştik. Ne var ki, çoğunluğun tahmini, başrolünde oynadığı Vera Drakein hiç promosyonu yapılmadığı için filmin, yönetmeni benzersiz Mike Leighin ve Stauntonın şansları olmadığı yolunda. BAFTAlarda ise, film olmasa da, Leigh ve Staunton ödül aldı. Bir başka İngiliz, Kate Winslet, bence hayli hakkı yenmiş Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile Oscara aday. Oscar adayı bir başka filmde, Finding Neverlandde, Michel Gondrynin filmindeki ile taban tabana zıt bir karakterde (biri uçuk kaçık bir kız, öteki dört çocuk annesi bir dul) aynı başarıyla oynayışı zaten bildiğimiz bir gerçeği, onun iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor ama korkarım ki Kate Winslet insanların hakkında Titanicteki kız olarak kaldı. Oysa bu adaylık, Sense and Sensibility, Titanic ve Irisin ardından onun dördüncü adaylığı. Bir başka yardımcı oyuncu adayı ise Laura Linney. Ne yazık ki, Kinseyi göremediğimiz için bir şey söyleyemiyoruz. Aynı durum, Alfred Kinseyi oynayan Liam Neeson için de geçerli. Ancak, onunki hayli övülmüş bir kompozisyon. Aday olanlar, olmayanlar: kimi komedilerdeki abartılı oyunculuğunu hiç sevmediğim halde çok iyi kompozisyonlarını da gördüğüm Jim Carrey, özellikle Eternal Sunshine of the Spotless Mindda, artık gelenek haline gelen iltifat/hakaret bileşimi ile, Çok iyiydi, hiç Jim Carrey gibi değildi diye değerlendirildi. Lemony Snickette de Ace Ventura üslubunun hayli dışında olduğunu söyleyebiliriz. Motorcycle Diaries / Motosiklet Güncesinin iki oyuncusu; son yılların en iyi filmlerinin bazılarında (Amores Perros/Paramparça Aşklar, Y Tu Mamá También/Ananı Da, El Crimen del Padre Amaro/Rahip Amaronun Günahı, Bad Education / La Mala Educación / Kötü Eğitim), oynayan Gabriel Garcia Bernal ile Rodrigo de la Serna; Les Choristesin kendi halindeki öğretmeninde Gérard Jugnot; bence hem başarılı dönem filmi, hem de yılın en iyi filmlerinden biri olan, sıradışı bir aşk hikâyesinin filmi De-Lovelyde hem Kevin Kline (yemin ediyorum, yaşlı halini tanımadım), hem de beklenmedik bir temkinle, çok ustaca bir performans sunan Angelino Jolie; Door in the Flooru gördükten sonra neden hiçbir adaylık listesinde adının geçtiğini asla anlayamadığım Jeff Bridges (onda da, Morgan Freemanda olduğu gibi, çok rahat oynuyormuş izlenimi uyandırma sorunu var); ve Beyond the Seade hem şarkıcı Bobby Darini oynayan, hem de kendini yöneten Kevin Spacey. Bir de tabii, benzersiz Javier Bardem var. Pedro Almodovar oyunculuğundan (High Heels), Bigas Lunanın Jamon Jamonundaki yakışıklı model ve gene Luna imzalı soft-porn Huevos de Oronun seks saçan Benitosundan Julian Schnabelin Before Night Fallsunda, kurban olmuş dahi edalarına itibar etmeden ağlatacak yoğunlukta oynadığı Kübalı yazar Renaldo Arenasa nasıl olup da geçtiğini bile anlamadığımız Bardem, Los lunes al sol / Güneşli Pazartesilerin Santası ile hayretimize hayret kattı, Collateralda göze çarpmayan Felixte usta işi bir kompozisyon sunmuştu. Mar Adentro / The Sea Insideda ise, boyundan aşağısı yirmili yaşlarından sonra felçli kalmış hakiki şahsı Ramón Sampedro ile resme göz yaşartıyor. Gene kurban edalarını elinin tersiyle iterek. Evet, bu yıl gerçekten de seyirciler için de, oyuncular için olduğu kadar şanslı bir yıl
| DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ |
 |
| |
|
Bu habere oy ver |
|
Düşük |
|
Yüksek |
|
•
En çok puan alan haberler
Bu habere henüz yorum yapılmamış
|