İSTANBUL - Rus aydını bana ıssızın ortasında, belki kavruk bir akasyanın altında, bir başına nöbet tutan bir eri çağrıştırıyor; şu farkla ki, Rus aydınının ıssızı gezegenin ta kendisi! İnsanlık, onu dünya nöbetine bırakmış, gitmiş yatmış sanki. [Alev Alatlı]
 | |
BİZ ÖZGÜRLÜK İSTİYORUZ -Kara Panterler Partisinde Geçen Bir Hayat- Mumia Ebu-Cemal
Geçmişi asırlara dayanan Siyah direniş hareketinde iki eğilim vardır. Birincisi, sahibi hastalandığında, neyin var efendi, hasta mıyız? diye soran ev kölesi tavrının tipik bir örneği olan ve Martin Luther King, Jr.da simgelenen medeni haklar modeli; ikincisi, sahibi yatağa düştüğünde, efendisi bir an önce ölsün diye dua eden tarla kölesi tavrını benimseyen ve Malcolm Xin çizgisinde somutlanan derin direniş hareketi. İşte Kara Panterler Partisi, Malcolm Xin çizgisinde, tüm mücadelesini Siyahların nihai kurtuluşuna adamış bir kitle şiddetine dayalı bir özgürlük hareketidir. 1982de Philadelphiada bir polis memurunu öldürmek suçuyla hapse girip, idama mahkum edilen Mumia Ebu-Cemal de on beş yaşından itibaren Kara Panterler Partisinin en aktif militanlarından biri. Hapse girmeden önce Philadelphiada gazetecilik yapan Ebu Cemal, ırkçılık ve polis şiddeti üzerine hazırladğı ödüllü haberleriyle tanınıyor. Uzun bir yargılanma sürecinin ardından cezası ömür boyu hapse çevrilen Ebu Cemalin mahkumiyetini dünya çapında milyonlarca insan protesto ediyor. Mumia Ebu Cemal ise hapishaneden yazdığı makaleleri ve kitaplarıyla sesini duyurmaya devam ediyor. Bu kitap, Mumia Ebu-Cemal ve Kara Panterlerin mücadelesiyle birlikte, Afrikadan zincirlenip, kölelerle getirilen bir halkın sözde özgürlükler diyarı Amerikadaki direniş tarihini anlatıyor.
Agora Kitaplığı, 303 sf. Çeviren: Mehmet Harmancı Tür: Siyaset
 | |
DÜNYA NÖBETİ -Gogolün İzinde II. Kitap- Alev Alatlı Gogolün İzinde dörtlüsünün ikinci kitabı, çıktı!
Biz uyursak, sanki insanlığın başına bir şeyler gelecek! Rus aydını bana ıssızın ortasında, belki kavruk bir akasyanın altında, bir başına nöbet tutan bir eri çağrıştırıyor, diyen Alev Alatlıya bırakalım sözü: Şu farkla ki, Rus aydınının ıssızı, gezegenin ta kendisi! İnsanlık, onu dünya nöbetine bırakmış, gitmiş yatmış sanki. Rus entelijensiyası, kitleleri ölümüne sevdi. Rus entelijensiyası, sevgiden öldü diyorlar. Yaklaşık yüz yıllık sıcak ve soğuk savaş, sadece Rusyanın değil, dünyanın yüzünü değiştirmek içindi. Üçüncü milenyum içindi. Rusya, tarihteki rolünü oynadı, şimdi artık intellijentinin rüyalarıyla gebe kalmak sırası Amerikada. Evet, sıra Amerikan aydınlarında. Öyleyse, Bulgakovun dediği gibi, bekleyelim, görelim, ve öğrenelim ve sessiz kalalım
Bırakalım da Rusyayı onlar düşünsün, biz biraz nefes alalım. Amerikan konforunun, huzurunun keyfini sürelim, olmaz mı? Trajedi, Rus entelijensiyasının özü. Ne ki, trajedi ancak insan hayatının bir değeri varsa trajedidir. Yaşamın değeri varsa demiyorum, insanın değeri varsa diyorum. Yaşam nasılsa devam eder. Göçmenler, doğal afetler önemlidir; Onegin ya da Oblomov gibi ziyan olmuş hayatlar değil. Adam yazmak istediği kitabı yazamadıysa, kimin umrunda? Onun gibi o kadar çok adam var ki! Büyük edebiyatçı çıkmıyor mu artık? Çıkmazsa çıkmasın, hayat devam ediyor. Biz Rus aydınları, hep iyi insanlar olmak istedik, en azından iyi olduğumuzu düşünmek istedik. Öyle miydik? Öyle miyiz? Hayır, iyi insanlar değiliz. Zeka, nasıl iyi olabilir ki? Özgür düşüncenin ahlâk sınırları içinde kalacağını sanıyorsan, aklını yitirmiş olmalısın! Marx isimli bu canavar, karısına aşk mektupları, şiirler yazardı. Ama iyi bir şair değildi, ne yapsın? Etrafı bombalamadı ama devrimciydi. Dediğim gibi, devrimci olmanın kötü bir yanı yoktur. Âşık olmanın da kötü bir yanı yoktur. İyi olmaya çalışmanın hiç ama hiçbir kötü yanı yoktur
Ne ki, düşünen Rus tehlikelidir, düşünmekten vazgeçen Rus ise çirkin. Fikirleri elle tutabileceğimiz gerçeklikler gibi algıladık. Oysa Rus milyonları çok geri, fikirler uygulanabilir değillerdi. Toplumun geriliğini ikame eden, Batının geleceğine sıçrayan intellijentiydi. Ama sadece intellijentiydi. İstiyor olmanın ve düşüncenin, yaşananın üstesinden gelebileceğini sandık. Marksı düşün. Almanyada büyüyen iyi bir Yahudi çocuğuydu. İntellijentiden değil ama hızlı ve zeki. Eğer Dostoyevskî gibi Sibiryada yedi yıl kalsaydı, kim bilir belki o daha da muhafazakâr olurdu. Rus değildi. Kendisine ait bir memleketi yoktu. Marks, bize geleceğimizden geldi Sultanım. Şimdimizden ve geleceğimizden. Marks bizim Amerikalımızdı, lûbimaya. Ama bir gün onu da yeniden dirilttiğimizde o da sorularımızı cevaplamak durumunda kalacak. Sana söylemiştim, sorgulamanın nasıl yapıldığını biz Ruslar iyi biliriz. Entelijensiya ile istihbarat servisleri arasında garip bir ilişki vardır. Rusyada en iyi istihbaratçılar da sansürcülerden çıkar
Adına ister kapitalizm de, ister emperyalizm, ister tüketimcilik, önemli olan, halkın bildiği tarihin ötesine atlamaktaki gözü kara cesaretleridir Rus aydınlarının! İntellijenti moderniteyi aşmış, post-modernizme varmışlardı, halkın kendilerinin konuşlandıkları yere geleceğinden en ufak bir kuşkuları yoktu
Ne ki, bugün artık Rusyada kayda değer pek bir şey olmuyor
Haydi, AIDSten bahsedelim. AIDSten bahsetmek şöyle dursun, üstünde düşünmek bile istemiyorum. Otobüsler geliyor, otobüsler kalkıyor, tramvayların üzerinde Europe Plus reklam panoları ki, St. Petersburgda yeni açılan bir radyo istasyonudur; Plus kısmı Rusya demek olsa gerek, Avrupa artı Rusya. Büyük Petro, yirmi dört saat rock çaldıklarını duysaydı, sevincinden dans ederdi! Dram, yasa benziyor, İstanbullu Sultanım, genel tüketim için değil. En azından, cennette öyle değil, Amerikada öyle değil. Ne acı. Ne kadar acı
Kitleler hep şikâyet ederler. Senin kendilerinden olmadığını söylerler, katlanmayı da öğrenmek lazım. Rusyada folk vardı -intellijentinin dışında Rus halk şarkıları, dansları, geleneksel kıyafetleri vardı, popüler kültür oydu- amma
! Ne fark! Ne büyük bir farktı halklarla bizim aramızdaki! Rus aydınları, gezegenimizdeki son sınıf farklılığının, kültürel sınıfsallığın temsilcileri. Zengin ve fakir arasında uçurum kabul edilebilir ama bu uçurum! Bu uçurum, kabul edilemez. Köleler ve patronları, sanatçıya birlikte cephe aldılar. Neden, çünkü onlardan birisi değildir, çünkü daha şimdiden ölümsüzdür sanatçı. Öyleyse anti-entelektüalizmi devamlı kılmak lazım: Kültür Devrimi sürdürülmelidir. Nasıl yapılacak? Önce kültürün bir yerde yoğunlaşmasını önlemek lazım. Üniversiteler dağıtılacak, kültürlü insanlar birbirlerinden uzaklaştırılacak, egemen kazanların içinde erimeleri sağlanacak. Farklılığı kaldıramayız. Fransız Devrimi, aristokrasiyi herkesi aristokrat yapabilsin, bu rolü herkes oynasın diye yok etti. Postmodernizm, modernizmi kitle tüketimine sundu; şimdi düşününce, postmodernizm değil, süper-modernizm demek daha uygun olurmuş. Bolşevik ihtilâli gibi bir ihtilâl yap, tasfiye ol. Kitleler iktidara gelsin, ellerine yüzlerine bulaştırsınlar. Eserin yıkılsın, glastnost olsun, novıye Russkie haydutları kazansın, bir kez daha tasfiye ol ve bütün bunlara karşın DÜNYA NÖBETİ tutmaktan vazgeçme! İnsanlığın yüz akı olmak böyle bir şey olsa gerek! [Alev Alatlı]
Everest Yayınları, 505 sayfa Kategori: Roman
 | |
YAZMAK EYLEMİ
Bir Toplumsal/Siyasal Olay Üzerine 101 Çeşitleme Ferit Edgü
Türk edebiyatının minimalist kanadının en usta yazarı Ferit Edgü, denemeleriyle Sel Yayıncılıkta. Kendilerini devrimci olarak tanımlayan örgüt üyelerinin bir eylemi sonucu 14 Şubat 1980 Perşembe günü İstanbulun bir çok semtinde dükkanlar kepenk açmadı. Yazar, bu eylemi 101 değişik metinde dile getirerek bir yazmak eyleminde bulundu. Yazmak Eylemi, yazının sınırsız olanaklarını sunmakla kalmıyor, gerçekliğin sayısız anlatım yolları olduğunu belgelemeyi de amaçlıyor.
Sel Yayıncılık, 137 sf. Tür: Deneme
 | |
AŞK İNTİHARIN PEŞİNDE Atilla Birkiye
Atilla Birkiye, yeni romanı Aşk İntiharın Peşinde ile, bu kez Telos Yayınları aracılığıyla okurla buluşuyor. Roman, örtülü bir aydın sorgulamasıyla birlikte, kültürümüzün, edebiyatımızın özgün ve derinlikli bilge kişilerinden Beşir Fuad ile roman tarihimizin benzersiz yapıtlarından imkansız bir aşk öyküsü olan Eylülün de bir anlamda izini sürüyor.
Bileklerini kesip atardamarına kokain şırınga etti! İlk maddeci düşünürlerimizden olan Beşir Fuad, 6 Şubat 1887de bileklerini kesip, atardamarına kokain şırınga ederek intihar eder. İntiharını iki yıl önceden kendisi duyurmuştur. Fransızca, İngilizce ve Almanca bilen Beşir Fuad ömrünün son üç yılına sıkıştırdığı yazı hayatında, çevirileriyle birlikte iki yüze yakın yazı ve onaltı kitap yayımlamıştır. Edebiyatımızda ilk monografi, biyografi, eleştiri örneklerini vermiştir. Bilime inanan ve topluma yararlı olma ülküsünü seçen Beşir Fuadın çok geniş bir yazı coğrafyası vardır: Tıp, fen, fizyoloji, dil, felsefe, edebiyat, vb. Beşir Fuadın tüm bu özelliklerine şimdi bir yenisi daha ekleniyor: gizli bir roman kişisi. Aşk İntiharın Peşinde, örtülü bir aydın sorgulaması ile kültürümüzün, edebiyatımızın özgün ve derinlikli bilge kişilerinde, bilinçli intiharından dolayı unutturulmuş Beşir Fuadın izini sürüyor.
Değeri bilinmemiş, anlaşılmamış bir aydın Beşir Fuad benim için, edebiyatımızda, kültür tarihimizde çok önemli yeri olan ve gerçek bir öteki. Değeri bilinmemiş, anlaşılmamış bir aydın, yazar, düşünür diyor Atilla Birkiye. Beşir Fuad, ünlü intihar mektubunda iki kadın arasında kaldığını yazar; ve bir çok eleştirmen, tarihçi de bunu intihar nedeni olarak gösterir. Oysa bu, bence, yazınsal bir aldatmacadan başka bir şey değildir ya da şöyle diyelim, yüzeysel bir nedendir. Gerisinde çok farklı nedenlerin olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla ister istemez bir şekilde Beşir Fuad da romanıma girecekti; farklı açılardan benzerlik taşıyan -bir yaşamdan öteki yaşamın bir başka metaforu olan romandan- iki öge böylece buluştu. Ama bunların bileşkesi benim yazınsal serüvenimde çok önemli tabii ki. Romanı yazdıran aslında bunlar ve çok daha fazlası. Fikir diyelim, birden bir şimşek gibi çakar beyninizde ve ondan sonra tüm düşünsel, zihinsel gücünüzle onun üstünde yoğunlaşırsınız. Kuşkusuz bu, geçmişinizle, yazınsal geçmişinizle, kültürel geçmişinizle, bilgi dağarcığınızla ve tabii ki yaratıcılığınızla birlikte gider, doğal olarak. Kadın ve erkek kahramanlarının yanında İstiklal Caddesi de bir kimlik kazanır Aşk İntiharın Peşindede... Toplumsal/politik bir tezin etrafından dönen kurgu; aşkı, cinselliği, geçmişi, toplumsal bir ütopyayı örtülü bir aydın sorgulaması ile çıkartır karşımıza. Tüm bunlar da romanın birer kahramanıdır. Tıpkı Eylül romanının izleğinin sürülmesi gibi... Yazar, kendi romanı ile Eylül arasında şöyle bir bağ kuruyor: Romanımla örtüşen çok şey var Eylülde; ya da benim özellikle örtüştürdüğümü de söyleyebilirsiniz. Herşeyden önce Eylül beni çok etkileyen bir roman. Yalnızca duygusal olarak beni değil, edebiyat içinde yol almaya çalışan bir yazar olarak da beni çok etkileyen bir roman. Bir şekilde yapıtlarımın içine girecekti. Hem de o yapıtı etkisi altına alırcasına. Yine de Eylülü olduğu gibi izlediğimi söyleyemem. Metinsel bir gönderme, iki erkek arasında kalan romanın kadın kahramanı, Suatın trajedisine ve iç çatışmasına bir gönderme, demek sanırım daha doğru. Ne var ki iki aşk arasında kalan benim kahramanlarım erkek. Atilla Birkiyenin beşinci romanı olan Aşk İntiharın Peşinde, günümüzde geçen ve rastlantılarla yol alan bir İstiklal caddesi gecesinin romanı; yıllar sonra soğuk bir akşamüstü karşılaşan bir kadın ile bir erkek, toplumsal/politik tezlerinden dolayı hayal kırıklığı yaşamış ve intihar etmeyi tasarlayan ortak arkadşaları üçüncü bir kişinin peşinden gider... Geçmişe ilişkin hesaplaşmayla koşut giden bu üçüncü kişiyi arayış, hem İstiklal Caddesi mekanlarına ilişkin, hem iki roman kahramanıyla ilgili duygusal -anlatı içinde kendini yaratan- bir başka öyküye dönüşür.
Telos Yayınları, 136 sf. Dizi: Edebiyat-140 Türü: Roman
 | |
TEK GERÇEK TANRI -Tektanrıcılığın Tarihsel Sonuçları- Rodney Stark
Batı tarihi tek gerçek Tanrıya inanan insanlar olmaksızın anlaşılamaz. Onlar olmasaydı savaşlar olurdu ama din savaşları olmazdı. Ahlak yasaları olurdu ama On Emir gibi emirler olmazdı. Herşeyi tektanrılı üç dinin değiştirdiğini söyleyebiliriz. Rodney Stark, kendisinden beklenen duruluk ve kıvraklıkla, tektanrıcılığın neden ve nasıl böylesine hem bölücü hem de birleştirici olabildiğğini açıklığa kavuşturuyor. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar dinlerini neden ve nasıl yaymaya çalıştılar ve ne zaman gayretleri boşa gitti? Hıristiyanların yaptığı Yahudi katliamları neden Ren Nehri vadisinde yoğunlaşmıştır? Yahudiler din değiştirme baskısına karşı nasıl direnebilmişlerdir? Yazar, Amerikan tektanrıcılığından hareketle tektanrıcıların da ötekilere karşı hoşgörü normlarını yerine getirebileceklerini savunuyor. Dinlerin kapsamlı bir sosyal tarihi olan Tek Gerçek Tanrı, tektanrıcılığın toplumsal sonuçlarını irdeliyor ve karşılaştırmalı din çalışmalarından yararlanarak sıradan okurun anlayacağı bir dille aktarıyor.
Literatür, 345 sf. Çeviren: Çiğdem Özüer Tür: Din / Tarih
 | |
AMERİKANIN SOYKIRIM TARİHİ David E. Stannard
Herşey herkesin gözü önünde oldu. Batılı devletler son 500 yıl içinde sadece Amerikada 150 milyondan fazla insanı katlettiler; yüzlerce ırkı yok ettiler; kendilerine ait olmayan toprakları gasp ettiler. Tarihin hiçbir döneminde bununla kıyas edilebilecek ikinci bir katliam olmadı. Peki Vietnamda ve Irakta süregelen katliamların arkasındaki mantıkla, Kızılderililerin yok edilmesinin arkasındaki mantığın aynı olduğunu da duysanız gene de şaşırmaz mısınız? Bu soykırımı İspanyollar başlattı. Portekizliler, İngilizler ve Amerikalılar sürdürdü. Bu kitabın temel amacı, on beşinci yüzyıl Hispaniolasından on dokuzuncu yüzyıl Kaliforniyasına kadar yaşanan kasıtlı ırksal temizliğe ilişkin en şiddetli örneklerden bazılarını araştırmak ve sonra da bu davranışın temelinde yatan inanç sistemlerini ve kültürel yaklaşımları tespit ederek incelemek. Birleşik Devletlerde yapılan nüfus sayımına göre ülkede etnik dağılım oranları şu şekilde: Beyazlar- %74.2; siyahlar- %12.5; Hispanikler - %9.5; Asyalılar ve diğerleri - %3.8. Eğer Amerikadaki tüm beyazlar ve siyahlar öldürülürse, Amerikalıların %86.7si ölmüş olur; oysa Amerikada yerlilerin %95i katledildi. Columbusun Kratiplere ilk ayak basışından tam yirmi yıl sonra, kâşifin Hispaniola adını verdiği adada 8.000.000 insan şiddet ve hastalık sonucu ölmüştü. Yıkım elli Hiroşimadan da fazlasına bedeldi. Hispaniola ise sadece bir başlangıçtı. Beyaz adamdan önce Amerikada 90.000.000 - 112.000.000 arası insan vardı. Bu tarihlerde Avrupa nüfusu 60.000.000 - 70.000.000, Afrika nüfusu 40.000.000 - 72.000.000du. Beyaz adamın yaptığını anlamak için şöyle düşünebiliriz; bugün dünyada hiç Avrupalı ve hiç zenci olmasaydı ancak bu kadar büyük bir soykırım yapılmış olurdu. Profesör Stannardın orjinali Oxford Yayınlarında çıkan bu kitabı anlamadan Amerikanın Irakta Ebu Garip Cezaevinde neden işkence yapıldığını veya Fellucede yaşananları anlayamazsınız.
Önemli kaynakların devasa okumasının ürünü... Stannard bizi, yaşananların insanlık tarihindeki en berbat demografik felaket olduğu konusunda ikna ediyor. [The Boston Sunday Globe]
En yeni demografik, coğrafi ve antropolojik veriler ışığında... ve soy kırıma yol açan ırkçılığın Hıristiyanlıktaki kaynaklarının korkunç bilançosuyla Stannard içinizi kaldıracak bir vahşeti anlatıyor. [The Chicago Sunday Tribune]
Yüzyılların romantik tarih anlatımına ihtiyaç duyulan cevap geldi. [Los Angeles Times]
Gelenek Yayıncılık, 438 sf. Çeviren: Şaban Bıyıklı Dizi: Tarih-11 / Dünya Tarihi-2 Tür: Tarih/ Uygarlıklar
 | |
BEL CANTO Ann Patchett
Bel Canto, hiyerarşik kuralların ortadan kalkmasıyla birbirine tamamen yabancı ortamlardan gelen, birbirinin dilini bile konuşamayan insanların, nasıl salt insan olma paydasında buluşabildiğini anlatan masalsı bir roman. Aşk üzerine kurulu fantastik bir tutku hikayesi, sanatın ve sevginin insanları bölen mihraklara karşı kazandığı zaferin destanı... Bir Latin Amerika ülkesinde, başkan yardımcısının sarayı andıran evinde, zengin Japon işadamı Bay Hosokawanın onuruna bir doğumgünü partisi düzenlenir. Yoksul ülkeye yardım edeceği umut edilen Bay Hosokawanın opera sevgisini bilmeyen yoktur, bu nedenle davetliler arasında ünlü Amerikalı soprano Roxanne Coss da vardır. Ancak davetin bitiminde gerillalar evi basar, amaçları devlet başkanını kaçırmaktır. Ne var ki başkan son anda evinde kalmaya karar vermiştir. Planları suya düşen gerillalar, Roxanne hariç tüm kadın ve çocuk davetlileri serbest bırakıp, diğerlerini neredeyse beş ay rehin tutarlar. Gerillalarla hükümet arasında uzayan pazarlık, rehineler arasındaki ilişkilerin biçimini değiştirir. Sert toplumsal ayrılıklar çözülür ve yok olur, aynı dili bile konuşamayan onca insan kendine özgü yöntemlerle iletişim kurar. Özellikle de müzik, insanları birbirine bağlar. Şaşırtıcı sevgiler gelişir, rehineler yeni dostlarına, hatta ailelerine kavuşur...
Can Yayınları, 352 sf. Çeviren: Dilek Şendil Dizi: Çağdaş Dünya Edebiyatı Tür: Roman
 | |
KÖŞKTEKİ ESRAR Agatha Christie
Altın Kitaplar, Agatha Christie Dizisini yenilemeye devam ediyor. Diziye dahil olan son iki kitaptan bugün tanıtacağımız Köşkteki Esrar (ötekisi Büyük Dörtler). Köşkteki Esrar, Christienin klasik polisiye tarzının yanında, politik unsurları da kullandığı romanlarından biri. Bu kez cinayet bir köşkte -Bacalar- işlenir. Cinayete kurban giden Herzoslovakyanın Kral adayıdır ve bu durum cinayetin boyutunu değiştirecektir. Romanın baş kahramanı Anthony Cade ise bir yandan masum olduğunu kanıtlamaya çalışırken bir yandan da kendi ülkesi Herzoslovakyanın kaderini değiştirme planları kurmaktadır. Çünkü birileri ne pahasına olursa olsun Herzoslovakyada monarşinin tekrar kurulmasına engel olmak istemektedir. Tüm bu bilinmezler düğümünü çizmek için güçlerini birleştiren Scotland Yard ve Fransız Emniyeti Surete dönüp dolaşıp aynı noktada kilitlenirler. Cinayetin düğümü ise sürpriz bir sonla Başmüfettiş Battle ve Anthony Cade tarafından çözülecektir.
Altın Kitaplar, 288 sf. Çeviren: Gönül Suveren Tür: Korku / Polisiye / Roman
 | |
BÜYÜNÜN KUKLASI Son Hanedan Büyücüsü Üçlemesi -I Mercedes Lackey
Son Hanedan Büyücüsü Üçlemesi artık Türkçede...
Son Hanedan Büyücüsü Üçlemesinin birinci kitabında, tüm dünyada en çok sevilen ve tanınan fantastik-kurgu karakterlerden olan Hanedan Büyücülerinin en büyüğü, marjinal aşık Vanyel Ashkevronun zorlu tercihler ve çatışmamlarla geçen hayatından bir kesit anlatılıyor. Büyünün Kuklası, görkemli Valdemar Krallığı, Pelagir Tepelerindeki gizemler ve genç Vanyelin hayatta kendi yerini bulmasını konu alıyor. Bu yer, bir çok kalıp, baskı ve tabunun arasında kalmış öyle daracık, öyle rahatsız bir yer ki, orada ayakta durabilmesi için dahi Vanyel gibi birinin bile çok güçlü olması gerekiyor. İşte bu gücü elde edene kadar çektiği sıkıntılar Vanyelin karakterindeki tüm ayrıntıları da belirliyor. Fantastik-kurgudan öte romantik öğelerin de büyük önem kazandığı bukitap, Vanyelin, Tylendel ile yaşadığı homoseksüel aşkın, aile ve toplum içindeki duruşunu irdeliyor. Lackey, fantastik edebiyattaki aşkın gerçek hayata yansımalarını ve aşkın evrenselliğini usta bir dille anlatırken yer yer gözlerinizi dolduracak kadar da bir duygu yoğunluğu bırakıyor üzerinizde... İşte, Hanedan Büyücülerinin en büyüğü Vanyelin, henüz kırılgan ve kararsız genç bir adamken, kendini tanıma yolculuğuna çıkışını ve bu yolda başından geçenleri anlatan bu üçlemeyi kaçırmayın! Üçlemenin diğer ikisi de sırada...
Mercedes Lackey Fantastik kurgu edebiyat dünyasının en önde gelen yazarlarından olan 1950 doğumlu Mercedes Lackey, purdue Üniversitesinin biyoloji bölümünden mezun. Bir çok yazar gibi çeşitli işlerde çalışmış: Garson, güvenlik görevlisi, model bunlardan bazıları... Hikayelerini bir bilim-kurgu yazarının titizliği ile tasarladığını söyleyen yazar, fantastik kurgu yazımının onun için bir hayat biçimi olduğunu ama karşılığının da yüksek olduğunu belirtiyor. Hikayelerinde, büyünün her zaman için bir bedeli olduğunu anlatıyor ve Robert Heinleindan şu alıntıyı yapıyor: Bedava öğlen yemeği diye bir şey yoktur. Lackey, bir çok romanındaki müzisyen ve ozan ana karakterlerden de görüleceği gibi aynı zamanda bir müzisyen ve söz yazarı. Bilimkurgu ve folk müziği ile uğraşan bir plak şirketi ile çalışıyor.
Artemis Yayınları, 393 sf. Çeviren: Yiğit Değer Bengi
 | |
SONRA BANA KUŞ DEDİLER Betül Akdoğan
Deniz var, toprak var, yıldız var. Ve ben bir deniz akıntısı, bir toprak parçası ve hiç sönmeyen bir yıldız. Böcek var, çiçek var, güneş var. Ve ben içlerinden uğurböceği, papatyanın yaprakları ve dokunduğunda alev saçan güneş turuncusuyum. Ağaç var, su var, taş var. Ve ben yeşilden kızıla bürünen, yüzüme serptiğimde önümdeki ışığı gören ve bir yakut taşıyım. Işık var, bulut var, ateş var. Ve ben şu hayatta top top ateş olup uçuyorum.
Şiir bedesteni oldum ben diyen Betül Akdoğan, henüz on dokuz yaşında. Sonra Bana Kuş Dediler ise yazdığı ilk kitap. Okuyunca göreceksiniz: bu küçük kitap yepyeni bir yazarı müjdeliyor. Sonra Bana Kuş Dedilerin kahramanı, anlatıcısı, geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle hastaneye yatırılmış bir çocuk. Onun yazdığı mektuplardan oluşan bu anlatı, okudukça derinleşiyor. Hastane odasının duvarlarını hayalleriyle boyamaya kalkışan bir çocuk niçin ağaç kabuklarına saklanır? Sahte dediğimiz şey nedir? Bir kuş mu, yoksa bir ev mi? Bu mektuplar annesiz büyümek istemeyenlere yazılmış sanki. Karanlık gökyüzüne inat kuş olmak isteyenlere...
Kapak Resmi: Anthony Carnabuci
Can Yayınları, 103 sf. Dizi: Türk Yazarları Tür: Uzun öykü
> Haftanın Kitapları sayfası için iletişim: Onur Serim
| DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ |
 |
| |