İSTANBUL - Vahşi siyah adamlar sizin kanunlarınızı anlamıyor. Ülkede yaşayan her hayvan ve toprakta yetişip işe yarayan her kök kamu malıdır. Bir siyah adamın malı ancak üzerindeki örtü, silahları ve adıdır. Bu adam hayvanların ve bitkilerin, bir adama daha çok, diğerine daha az ait olmasını anlayamaz. [Beyazların istilası sonrasında Yagan adlı bir Aborijinin söyledikleri - 1840]
 | |
SOKAKTAKİ İNSANIN İMPARATORLUK REHBERİ Arundhati Roy
Sokaktaki insan ve İmparatorlukun iç yüzü... Küçük Şeylerin Tanrısı adlı romanıyla 1997de İngilterenin en önemli edebiyat ödüllerinden Booker Ödülünü kazanarak haklı bir üne kavuşan Hintli kadın yazar Arundhati Roy, o günlerden bu yana sesini en çok çevre politikaları, savaş ve küreselleşme üzerine yazdığı makaleleri ve siyasal aktiviteleriyle duyuruyor. Sıradan İnsanın İmparatorluk Rehberi Royun, dünyanın yeni imparatorluğu olarak nitelendirdiği Amerikanın oyunlarına, uluslararası şirketlerin denetimindeki Üçüncü Dünyanın ve özellikle de kendi memleketi Hindistanın gerçeklerine, savaşa ve alternatif direnişlere ilişkin görüşlerini biraraya getiriyor. Tatil günlerinde yapılan protestolar, savaşları durdurmaz. 15 Şubat 2003te, beş kıtada 10 milyonu aşkın insanın Irakta savaşa karşı yürümesi harika bir şeydi, ancak yeterli değildi. O gün cumartesiydi ve hiç kimse işini bırakmak zorunda kalmamıştı. George W. Bush bu durumun farkında. Bu yüzden, onun, kamuoyunun ezici çoğunluğunun karşı çıkışına aldırmaması hepimize iyi bir ders olmalı ve bundan böyle acil olarak, büyük şirketlerin küreselleşmesini arkasına almış İmparatorluka karşı gerçek direniş stratejilerini nasıl hayata geçirebileceğimizi tartışmalıyız. Roy, insanları daha gerçek ve kazanılabilir mücadele yolları üzerine düşünmeye zorluyor. Çünkü savaşlar ancak, askerler cepheye gitmeyi reddettiklerinde, işçiler gemilere ve uçaklara silah yüklemeyi kabul etmediklerinde, insanlar İmparatorlukun dünyanın dört bir yanındaki ticari ileri karakollarını boykot ettiklerinde durdurulabilir. Kitap, Royun edebi kişiliğinin yanı sıra muhalif sesiyle tanışmak isteyenler için de iyi bir fırsat...
Agora Kitaplığı, 181 sf. Çeviren: Kemal Ülker Dizi: Siyaset/inceleme -11 Tür: Siyaset
 | |
ACAPULCONUN IŞIKLARI Oktay Sönmez
Denizlerde geçen bir hayat Oktay Sönmez, öykülerinde hem denizci gözü ve duyarlığı ile Türk insanını derinlemesine inceliyor hem de denizde yaşadıklarından, kendi meslek anılarından yararlanarak okuru okyanuslarda dolaştırıp uzak limanların insanları ile tanıştırıyor. Üstelik düzyazıları şiir, şiirleri düzyazı tadında. [Refik Erduran]
Oktay Sönmez eski bir kaptan; yıllarca denizi çileli, belalı, renkli ve mutlu bir serüven olarak yaşamış, gemilere ve denizlere tutkun bir yazar. 1950li yıllardan itibaren denizlerde yaşadıklarını, ziyaret ettiği limanları, gözlemlediği farklı hayatları bu yaşanmış öykülerde, renkli ve şiirsel bir anlatımla sunuyor. Kimi zaman Lizbonda gitarların eşliğinde söylenen acı yüklü bir fadoyu dinlerken nefesi kesiliyor; Madridde bir arenada ölmek üzere olan bir boğanın siyah, iri gözleri ile ürperiyor; kimi zaman da yüzlerce yıl önce yaşamış bir denizci oluyor, Anadoluda, dünyanın ilk çıplak kadın heykellerin, Denizcilerin Afroditini hayranlıkla seyrediyor. Üstün yetenekli Kekeme Adilin, Acapulconun ışıklarının büyüsüne kapılıp, Amerikaya kapağı atıyorum diye Meksika açıklarında kendini suya atan İsmailin, zengin olma hırsı yüzünden düştüğü Fransadaki hapishaneden org müziği ile kaçan Fantomanın öyküleri ilgiyle okunuyor. Oktay Sönmez, Acapulconun Işıkları ile, denizin çilesini birlikte çektiği insanların mutluluklarını ve acılarını, denizlerde, gemilerde yaşanan, bir çoğumuzun bilmediği, görmediği farklı bir hayatı edebiyatımıza taşıyor.
Dünya Kitapları, 275 sf. Tür: Anı -roman Dizi: Anı -16
 | |
BEYOĞLUNDA GEZERSİN Nazlı Eray
Nazlı Erayın yeni romanı Beyoğlunda Gezersin yazarı tarafından yazılmış değil de yaşanmış bir roman sanki. Kitabın ilk cümlesi, bir şenliği haber verircesine içine çekiyor insanı: Babama ait bir akşamüstünün içinde yürüyordum sanki. Romanın anlatıcısı, kendisini garip bir durumun içinde bulur ansızın. Bir yanılsama yaşadığını düşünür. Kendi bedeninin içinde bilinçli olarak durmaktadır, kendisi yerli yerindedir ama sanki başka türlü bir zaman algısının içine çekilmiştir. Ama algıladığı bu yeni zamana yabancı da değildir; babasına ait bir zamandır bu. Babasının ruhu, kendi ruhunun yanına ilişmiştir sanki. Kendisi ile birlikte geziye çıkmıştır... Roman bir yanıyla da gizemden ve polisiyeden besleniyor. Anlatıcı babasının ruhunun yanında Beyoğlu gezisine çıkar çıkmasına ama bu yalnızca turistik bir gezi olmaz. Beyoğlunda işlenen bir otel cinayetinden efsanevi madam Tamaraya, Sebilci Hafız Hüseyin Efendinin söylediği birbirinden güzel şarkılardan Tayyareci Fethi Beyin yaşamının gizlerine kadar pek çok konunun da peşinden gider aynı zamanda. Burada ve orada, anlatıcıya falcılar, garip doktorlarla cüceler, sessiz tarihsel kişiliklerle çözülmesi olanaksız görünen gizemli problemler eşlik eder. Beyoğlunda Gezersin... Nazlı Erayın yeni düşü... Günlerden bir gün, babasının zamanını içinde hissedenler için...
Can Yayınları, 262 sf. Tür: Roman
 | |
PHASELİS ADAĞI Mahmut Şenol
Altın Kitapların yerli yazarları arasında yerini alan Mahmut Şenol, Anadoluya ait bir roman dönemi öyküsüyle çıkıyor okurun karısına... Phaselis Adağı, Antalyanın şimdilerde harabe kenti olan antik Phaselisten alıyor adını. Milattan sonra 82de geçen öykü, gerçek tarih ile kurmacayı bir aşk ve eve dönüş öyküsünde buluşturuyor. Mahmut Şenolun Phaselis Adağının hikayesini şöyle anlatmaya başlıyor: Beni romana başlatan, gerçekten bir cümle oldu. Bir Latin dönemi yazarının, Aelianın elime rastlantıyla geçen kitabından, Hayvanların Doğası adlı kitaptan beni hop oturtup hop kaldıran o cümle şuydu: Ve bu vahşi arılar, Phaselisin bütün halkını kentten sürüp çıkardılar. İşte bununla yola koyuldum. Phaselis üzerine bir şey yazacağım, diye on yıl öncesinden kalmış bir takıntım da vardı. O cümleyle bu takıntı, benim çevremde yaşanmış, yarıda kalmış, olacakmış gibi gözükürken son anda kayda değer bir rastlantıyla başka şekillere bürünmüş yaşam öyküleriyle buluşmaya başladılar. Elbette geceli gündüzlü, aylarca hem okudum, hem yazdım. Elli beşten fazla Latince kitabın İngilizcedeki çevirileriyle, bunaltı geçirene kadar uğraştım. Arada başka şeyler de okuyor ve ilgi alanımı geniş, çepeçevre tutmaya özen gösteriyordum. Halikarnas Balıkçısının deniz kokan o masmavi kitaplarını ve onun düşün yazılarını başucu kitapları yaptım. Herodotos da öyle... Zaten ikisi de Bodrumlu değiller mi? Sonunda yazılar böylece ilerlerken bir yandan da araştırmalarım gelişti ve tarihsel gerçekliğe çok yakın bir metin çıktı ortaya. Ancak asla bunu bir masal-roman olduğu unutulmasın. İçinde aktarılan tarihi bilgilere, ben okuyucu olsam birebir gerçeklikmiş gibi bakmazdım. Tarihi gerçek diye adlandırılan şeylerin zaten ne kadarı tamamen doğrudur? Romanda kurmaca ile tarih gerçekliği yarı yarıyadır. Ancak işe koyulmadan önce bir öncül öykünün varolup olmadığı sorusu bu açıklamamla netleşmedi. Evet vardı! Ben romandaki Menelausla Phyllidanın birlikte olacakları eski bir kenti zaten öteden beri arıyor, düşlüyordum. Yazarın iki yılı aşkın bir araştırma, okuma ve yazma uğraşısıyla ortaya çıkan Phaselis Adağında Homerostan Herodotosa, Catodan Straboya dek antik döneme ait söylenenler şimdi bir Türk yazarın elinden, gazeteci dikkati ve özeniyle okurlara ulaşıyor.
Altın Kitaplar, 544 sf.
 | |
TUNÇ GÖLGELER Lindsey Davis
Bir ceset nasıl ortadan kaldırılır... Yakışıklı detektifimiz Marcus Didius Falconun başındaki dertlerden sadece biridir bu. Roma İmparatoru Vespasianusa karşı düzenlenen komplo açığa çıkarılmıştır ama komplocular ortalıkta kol gezmektedir. Falco, sevgili dostu Petronius Longus, Petroniusun karısı, kızları, kızlarının dadısı, yeğeni ve kedi yavrularıyla birlikte Akdeniz sahillerinde tatile çıkmış gibi yaparak son derece tehlikeli bir katilin peşinde Napoli, Capri ve Pompeideki (yanardağın patlamasına daha sekiz yıl vardır) lüks villaları dolaşır. Bir yandan durmadan önüne çıkan cesetlerle, bir yandan da Romayı tehdit eden açlık tehlikesiyle uğraşmak zorundadır. Güzel Helena Justinaya kavuşabilmesi de Romanın ünlü Circus Maximusundaki at yarışlarına bağlıdır. Lindsey Davisin Falco dizisindeki bu ikinci kitapta Gümüş Domuzların Esrarından tanıdığınız sevimli karakterlere yenileri katılıyor, dur durak bilmeyen neşeli ve heyecanlı olaylar bizi milattan sonra birinci yüzyılın İtalyasında gezdiriyor.
Bu kadar iyi bir tarihi romanı, Ben Claudiustan beri okumamıştım; üstelik bu daha komik. [Detroit Free Press]
Romanın asıl güzelliği gayet iyi çizilmiş karakterleri: yoldan çıkmış senatörler, Falconun garip dostları, dert kumkuması ailesi. Ayrıca yazar Davisin harika bir mizah duygusu var ve antik Romanın sokaklarını, seslerini, kokularını çok iyi anlatıyor. [Library Journal]
Kitap Yayınevi, 551 sf. Çeviren: Ayşen Anadol Dizi: Tarihkurgu -3
 | |
İNÖNÜ ATATÜRKÜ ANLATIYOR Abdi İpekçi
Gerçek bir devlet adamının ağzından Atatürk Hatıraları İnönü kadar merak edilen bir devlet adamı herhalde azdır. Bu merak haksız değildir. Yarım yüzyılı aşan bu hayatın sadece bir dönemi dahi ilgi çekici hatıraların konusu olabilirdi. Böylesine zengin bir tarihi geçmişe sahip devlet adamının hatıralarına karşı merak duymamak mümkün değildir. Öyle sanıyoruz ki dikkatli bir okuyucu ihtiyatlı ifadelerin ve İnönünün meşhur nüanslı üslubunun gerisinde birçok şeyi sezebilecektir. [Abdi İpekçi]
Yaşamı boyunca yakın tarihi soğuk bir nesnelliğe bürünmeden, yaşayan ağızlardan aktaran Abdi İpekçiden çok önemli bir çalışma: İnönü Atatürkü Anlatıyor. Abdi İpekçinin İsmet İnönüyle yaptığı söyleşileri ve bu söyleşilere referans olan kitapların önemli kısımlarından bir ek bölümü içeren İnönü Atatürkü Anlatıyor, hem bir döneme ilk elden tanıklık ediyor, hem de araştırmacı gazeteciliğin, ne ölçüde zor olursa olsun, gerçekleri bulma savaşında olduğunu kanıtlıyor. Bu genişletilmiş basımında İpekçinin, Celal Bayar, Şevket Süreyya Aydemir, Sadı Irmak, Sabahattin Selek gibi dönemin önemli isimleriyle Atatürk ve İnönü üzerine yaptığı söyleşilerin de yeraldığı İnönü Atatürkü Anlatıyor, tarih bilincini gelecek kuşaklara aktarmayı görev bilmiş bir gazeteciden, Abdi İpekçiden kitaplığımızdaki yeri doldurulamayacak bir çalışma.
Dünya Kitapları, 206 sf. Dizi: Nezih Demirkent Kitaplığı
 | |
BÜYÜNÜN BEKLENTİSİ Son Hanedan Büyücüsü Üçlemesi 2 Mercedes Lackey
Son Hanedan Büyücüsü Üçlemesi, fantastik kurgu türünün sık anılan yazarlarından Mercedes Lackeyin türe marjinal ve etkili bir karakter kazandıran, zaman içinde klasikleşme yolunda ilerleyen bir dizisi. İlk kitap Büyünün Kuklasında, tüm dünyada en sevilen ve tanınan fantastik-kurgu karakterlerinden biri olan Hanedan Büyücülerinin en büyüğü, marjinal aşık Vanyel Ashkevronun mücadele etmek zorunda kaldığı zorlu tercihler ve çatışmalarla tanışan okur Büyünün Beklentisi ile yoluna devam ediyor. Büyünün Beklentisinde barışı korumak için savaşan Hanedan Büyücüleri ile Hanedan Koruyucularının çoğu ölüyor. En güçlü Hanedan Büyücüsü Vanyel bile, kara büyü ve savaşın çifte tehdidi arasında nefes almaya çalışırken gücünün sonuna geliyor. Seçimler, kader, aşk ve büyü... Hanedan Büyücülerinin en büyüğü Vanyelin başından geçenleri anlatan Büyünün Beklentisini kaçırmayın! Artemis, Lackeyin üçlemesinin son kitabı Büyünün Bedelini de yayımlamaya hazırlanıyor.
Mercedes Lackey Fantastik kurgu edebiyat dünyasının en önde gelen yazarlarından olan 1950 doğumlu Mercedes Lackey, Purdue Üniversitesinin biyoloji bölümünden mezun. Bir çok yazar gibi çeşitli işlerde çalışmış: Garson, güvenlik görevlisi, model bunlardan bazıları.. Hikayelerini bir bilim-kurgu yazarının t itizliği ile tasarladığını söyleyen yazar, fantastik kurgu yazımının onun için bir hayat biçimi olduğunu ama karşılığının da yüksek olduğunu belirtiyor. Hikayelerinde, büyünün her zaman için bir bedeli olduğunu anlatıyor ve Robert Heinleindan şu alıntıyı yapıyor: Bedava öğlen yemeği diye bir şey yoktur. Lackey, bir çok romanındaki müzisyen ve ozan ana karakterlerden de görüleceği gibi aynı zamanda bir müzisyen ve söz yazarı. Bilimkurgu ve folk müziği ile uğraşan bir plak şirketi ile çalışıyor. Valdemarın Hanedan Büyücüleri üçlemesiyle Mercedes Lackeyin eserlerini yayınlamaya devam edeceğiz.
Artemis Yayınları, 377 sf. Çeviren: Yiğit Değer Bengi
 | |
BABIALİ TANRILARI SİMAVİ AİLESİ İrem Barutçu
Simavi ailesi, Hürriyet ve Günaydın gazetelerinin hikayesi... *Sedat Simavi kimdi? *Babası, Abdülhamidin gazabına niçin uğramıştı? *Atatürkün yardımını niçin reddetmişti? *Hürriyet gazetesini kurduğu gün, ceketinin zula cebine niçin siyanür şişesi yerleştirdi? *Hürriyet gazetesi Yahudi sermayesiyle mi kuruldu? *Simaviler Selanik Yahudisimiydi? *Fuat Köprülü dava edince Sedat Simavi mahkemede niçin ağladı? *Yazı işleri müdürü, Haldun ve Erol Simaviye, Aklı kıt zengin evlatları, deyinci neler oldu? *Askerler, 27 Mayısta Hürriyetin genç patronlarına niçin diş bilediler? *Erol Simavi, 22 Şubat darbe girişiminin içinde miydi? *Mason locasında neden yere yığılmıştı? *Gönül Yazar, sevgilisi Erol Simaviden niçin tokat yedi? *Haldun Simavi kardeşini niçin terk etti? *Günaydın gazetesini kurarken niçin Orhan Gencebay dinliyordu? *Günaydın gazetesi Demirel ailesine dil uzattı mı? *Aralarındaki kavga nasıl patlak verdi? *Haldun Simavinin evindeki İngiliz casus kimdi? *Haldun Simavi Vehbi Koçun geliniyle nasıl evlendi? *Erol Simavi, gazetesinden Başbakan Özala nasıl meydan okudu? *Erol Simavinin açık mktubundaki şifreler neydi? *Üstat - ı Muhterem, Özalla barıştığı gün hangi mason biraderini ele verdi? *Erol Simavi, Özala neyin satışı için komisyon teklif etti? *Günaydın gazetesi Asil Nadire neden satıldı? * Hürriyet gazetesi Maxwelle neden satılımadı? *Erol Aksoy, Hürriyete nasıl ortak oldu? * Aksoy, Hürriyet koridorlarında neden avaz avaz bağırıyordu? *Erol Simavi, Erol Aksoyu nası şahmat etti? *Erol Simavi, Hürriyeti niçin sattı ve oğlunu neden suçladı?
20. yüzyıl Türkiye basın tarihine damgasını vuran Babıali Tanrıları olarak Sedat Simavi, oğulları Erol ve Haldun Simavi ile Simavi ailesinin etrafında Hürriyet, Günaydın ve bütün bir basın camiasının bilinmeyen yönlerini, deneyimli gazeteci İrem Barutçunun bu kitabında okuyacaksınız...
Agora Kitaplığı, 347 sf. Dizi: Biyografi -1 Tür: Biyografi
 | |
NUNNAJİNA - Güneş Kızı - Hasan Dönmez
Vahşi Siyah Aborijinler ve Uygar Beyaz İngilizler
Vahşi siyah adamlar sizin kanunlarınızı anlamıyor. Ülkede yaşayan her hayvan ve toprakta yetişip işe yarayan her kök kamu malıdır. Bir siyah adamın malı ancak üzerindeki örtü, silahları ve adıdır. Bu adam hayvanların ve bitkilerin, bir adama daha çok, diğerine daha az ait olmasını anlayamaz. [Beyazların istilası sonrasında Yagan adlı bir Aborijinin söyledikleri - 1840]
Avustralyanın tarihi anlamda anlatılacak önemli bir öyküsü yok. 1780li yıllarda İngiliz kaptan James Cookun Avustralyayı keşfi ve arkasından İngiliz mahkumların adaya yerleştirilmesi ile başlayan Anglosakson sürç adanın bütün köşelerine nüfuz etmiş. Fakat adının asıl sahibi olan Avustralya yerlisi Aborijinlerin tarihi bir hayli gerilere gidiyor. Kimi kaynaklar Aborijinlerin adaya yerleşmesini 25 bin yıl önceye götürürken kimi kaynaklmar 60 bin yıl öncelerden sözediyor. Kısa tarihini Aborijinlere uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarıyla karartan Avustralya, bugün tarih adına Aborijinlerin kültürünün her unsurunu pazarlama becerisi gösteiryor. Hasan Dönmezin yazdığı, Su Yayınlarından çıkan Güneşin Kızı Nunnajina isimli kitapta yazar tanık olduğu gerçek olayları bir roman örgüsünde anlatıyor. Kitapta en çarpıcı olan şey ise oğlu elinden (ç)alınan bir aborijin kadının elinden çıkan mektuplar. Akademisyen ve yazarları kıskandıracak yorum ve anlatım düzeyi insanı hayran bırakıyor bu aborijin kadınına... Geçmişin ve günümüzün sorgulandığı mektupların hepsi bir manifesto niteliğinde. Aborijinleri ve çektikleri acıları merak edenler için zevkle okunacak bir roman. Belki yüzlerce kabile ve her birinin farklı dili, her dilin daha da fazla lehçesi vardı. Ama neredeyse hiçbirinin dilinde, kölelik, köle, din, kitap, din adamı, peygamber, reis, şef, sömürü kelimeleri yoktur. Hepsi birbirleriyle barış içinde, doğal sınırlarla ayrılabilen belirli araziler üzerinde yaşıyorlardı. Herkes kendi topraklarını biliyor, diğerlerine, gelenek ve alışkanlıklarına saygı gösteriyorlardı. Belki basit bir teknolojiyle yaşamlarını sürdürüyorlardı; ama karmaşık bir toplumsal düzenleri ve oldukça gelişmiş dinsel gelenekleri vardı. Örneğin birçok kabile mistik bir ilişkiyle toprağa bağlıydı. Hatta dinsel inancın bir parçası da toprağın duyguların okulu olduğuydu. Genellikle uzun bacaklı, kara derili, geniş burunlu, gür saçlı, erkekleri sakallı olan bu insanlara göre, toprak aynı zamanda anaydı; ona ancak teşekkür edilirdi. Beden ondan yapılmıştı. O yiyecek ve besin verir, ilaç sağlar, gözyaşlarıyla temizlerdi. Onun kollarında uykuya dalınırdı. İnsan öldüğünde, kullanılmış olan kemikleri atalarının bedeniyle ve henüz doğmamış olanlarla birbirine toprakta karışır; daha doğru ifadeyle toprak bu karışımı sağlamak için onları kabullenirdi. Ölüm, topraktan alınan ve artık işe yaramayan birşeyi ona geri verme zamanıydı. Ölüm bir son değildi. Ölüm, sonsuzluk dünyasında değişik bir biçimde var olmaktı. Aborijinlerin doğayı ve onu oluşturan varlıkları denetimleri altına almayı ya da kendilerini en üste koymayı asla düşünmedikleri bilinmekte. Çünkü inanışları buna elvermiyor. Onlara göre, dünya evrimini tamamlamamıştır henüz. O halde insanın buradaki en iyi yaratık olduğuna karar vermesi hiç de akla uygun bir şey değil. Onlar gökyüzüyle, yıldızlarla, ayla, güneşle bağlantılı olduklarına inanırlar. Aslında onlar tüm yaşamla akrabadırlar; hayvanlarla, bitkilerle... Önemli ona da uzun ve uyumlu bir yaşam sürmektir hep birlikte. Ancak beyaz ve uygar adamın adayı keşfiyle herşey değişti bu vahşi siyah adamlar için. İngiliz Kaptan Cookun önerilerine uyan İngiliz yönetimi, buraya, toplumun istenmeyen suçlu unsurlarını göndereek, sistematik olarak ilk yerleşmenin adımını atmıştır. Onlar için kötü günler, İngiliz Vali Macqurienin Avustralyaya gelmesiyle başladı. Valinin 1816 yılında yerlileri öldüren beyazların cezalandırılmayacağını açıklamasından sonra tam bir sürek avı başlıyor ve 600 bin Aborijin çeşitli biçimlerde hayatını yitiriyor, daha sonraki hükümet yetkilileri de acımıyor bu yerlilere; daha on beş yıl öncesine kadar erkeklerin hadım edilmesini öneren yöneticiler bile oluyormuş. Aborijinler, çocuklarının devletin sağlık yetkilileri tarafından alınmaması için, açık renk derili olanları ise boyuyorlardı. Çalınan nesil ile ilgili soruşturma yapan Avustralya İnsan Hakları ve Eşit Olanaklar (Haklar) Komisyonu binlerce insanın bilgisine başvurdu. 1910dan 1970lere kadar Aborijin ailelerden 100 bin kadar çocuk çalınmıştı. Açık tenli Aborijin çocuklar ailelerinden kaçırılarak, evlatlık olarak beyaz ailelere veriliyorlardı. Kara derili olanlar öksüzler yurduna yerleştiriliyordu. Son yüzyılda, binlerce evladı çalınıp, asimilasyon politikası gereği beyazların yanına yerleştirilen Avustralyalı Aborijinlerin talebi ise, hükümetten resmi bir özür. Ancak Aborijinlere bu özür bile çok görülüyor. Nunnajina, işgalcilerle ilgili olarak şunları söylüyor seneler sonra bulduğu oğluna: ...Sürekli barış içerisinde yaşayan atalarımız, nereden bilebilirlerdi, insan ırkının bu kadar acımasız ve vahşi olabileceğini? Nereden bilebilirdik, beyaz insanın bir gün, kendisi gibi modern silahlarıyla birlikte gelip, yegane yaşam kaynağımız olan topraklarımızı yağmalayacağını? Nereden bilebilirdik, bizi kökümüzden söküp, sağa-sola savuracaklarını? Nereden bilebilirdik, beyaz insanın bizleri avlamak için, bol eğlenceli sürek avı partileri düzenleyebileceğini? Nereden bilebilirdik, çocuklarımızı kendileri gibi yetiştirmek için, ellerimizden zorla alabileceklerini? Nereden bilebilirdik yavrum?...
Su Yayınları, 228 sf. Tür: Roman
 | |
ÇEKME ULAN ŞEREFSİZ! Önder Şuşoğlu
Herkes onları ya seviyor ya da nefret ediyor. Peki ama kim bu insanlar? Bir haberci: Yanıbaşındaki arkadşlarının en ünlü işadamının cesedini çaldığını nereden bilebilir? Bir haberci: Caka satmak için oynadığı silahla kendini kalçasından nasıl vurabliir? Bir haberci: Devletten değil mafyadan korkan uyuşturucu bağımlısı için ne söyleyebilir? Bir haberci: Türkiyeyi dünyaya rezil eden bir teröriste nasıl sahte aşk mektupları yazar? Bir haberci: Fotoğraflarını çekmek zorunda olduğu cesedin gözlerini açık tutmak için ne yapar? Bir haberci: Hangi ruh hali içinde emniyetin nezarethanesinde arkadaşları ile işkence tiyatrosu oynar ve bu olay daha sonra ünlü bir programda gerçekleşmiş gibi haber olur? Bir haberci: Müdürünün kaybolan köpeğinin eşkalini vermek zorunda olduğu emredilince ne yapar?
On iki yıldır çeşitli gazete ve televizyonlarda polis muhabirliği yapan Önder Şuşoğlu, habercilerin heyecanlı dünyasını birbirinden komik, o oranda da trajik öykülerle anlatıyor. Tümü yaşanmış, komik olsalar da hayatın gerçek ve sıcak anlardan cımbızla çekilmiş öyküler. Haberciler, basın dünyasının görünmeyen kahramanları. Haberlerin peşinde koşup, onu ekranlara gazete sayfalarına taşırken yaşadıkları ise tam anlamıyla bilinmeyen, görünmeyen şeyler. Oysa onlar bir çok olayı canlı kanlı yaşayan ve kendine has bakış açısıyla bize yansıtan basın mensupları. İnsanın dünyasını etkileyecek, belleğinden silinmeyecek bir çok acı olayı haberleştirirken onlar da kendilerince olaylar yaşıyor, ağlıyor ve bol bol gülüyorlar. Önder Şuşoğlu, gazetecinin ve gazeteciliğin ilginç anı ve hikayeleriyle dolu, kendilerine özgü dünyasına tutuyor bu kez kamerasını... Önder Şuşoğlu, Gazi Üniversitesi Matematik Bölümü ön lisans eğitimi gördü. 1990 yılında gazeteciliğe başladı. Sırasıyla HBB ve Kanal 6 televizyonlarında görev yaptı. Ardından da Akşam, Milliyet ve Star gazetelerinde çalıştı. BBC ve APye danışmanlık ve Star Haber Dergisinde köşe yazarlığı yaptı. Şu anda serbest gazetecilik yapıyor. Sarı Duman ve Etiler Koğuşunun yazarı.
Alfa Yayınları, 272 sf. Dizi: Güncel -47
 | |
DANSÇI Colum McCann
Colum McCannın dahi dansçı Rudolf Nureyevin yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı dansçı, Püren Özgörenin çevirisi ile Can Yayınları tarafından basıldı. Dansçı, bir Nureyev biyografisi olma iddiası taşımıyor, ancak Nureyevi tanıyan kişiler tarafından onu en iyi anlatan roman olarak nitelendirilmiş. Yazar, Nureyevin çocukluğunu, aldığı ilk bale derslerini, babasının baskısına rağmen Leningrad Bale Okuluna gidişini, bu inatçı Tatar gencin çevresindekilerin tanıklığından aktarırken, 1961de Batıya iltica edişinden sonraki dönem daha çok dansçının kendi ağzından anlatmış. Özlelikle birinci bölümdeki Sovyetler Birliği tablosu, ayrıntılara yer verilerek gerçekçi bir şekilde çizilmiş. İlerleyen bölümlerde ise, Avrupadaik sanat ortamı ve bu ortamdaki pek çok ünlüyü yakından tanımak mümkün. Nureyevin sahnede kusursuz olmak için gösterdiği insanüstü çabanın, küstahlığının, acımasızlığının yanısıra içindeki bitmez tükenmez aile özlemini, babasının onu bir kez bile var olduğu yer olan sahnede görmemiş olmalarının üzüntüsü kusursuz bir akıcılıkla kaleme alınmış. Aşırılıklarla dolu yaşamını 54 yaşında 1993te AIDS hastalığı ile noktalayan Nureyevin, sahnedeyken izleyicilerin dikkatini mıknatıs gibi üzerine çekişi, dans ederken büründüğü vahşi güzellik, bir bakıma hem Dionysos, hem de Apollon oluşu son derece başarılı bir dille betimlenmiş., Geniş bir repertuara sahip olan Nureyevin rollerini gerçekçi bir biçimde sahneye koymak için gösterdiği çabaya ve koreografi yeteneğine de değinilen roman, bale sanatının bu köşe taşını tanımak isteyenler için zengin bir kaynak.
Can Yayınları, 371 sf. Çeviren: Püren Özgören Dizi: Çağdaş Dünya Yazarları Tür: Roman
 | |
KUTSAL YALANLAR Joanne Harris
Bir anne nasıl en yaramaz çocuğunun üstüne titrerse, Joanne Harris de kötü kahramanlarını sevgiye boğuyor. Çikolata romanındaki Renanı, Kıyıdakilerdeki Brismaudı düşünün... Şimdi de Kutsal Yalanlarda yeni bir kahraman doğdu. Guy Le Merle... Acımasız, sadakatsiz, ahlaksız bir katil olan bu adamı sevmemek olanaksız. Harris son romanındaki kahramanlardan biri olan bu adamlı öylesine sevimli bir şekilde okuyucuya sunuyor ki, insanın onu sevmemesi olanaksız. Bu adam yaptığı kötülüklerle insanın ruhunu büyülüyor. Kutsal Yalanlar, bir sokak cambazı olan Juliettein öyküsünü anlatır. On yedinci yüzyılda Fransa politik çalkantılar içinde bocalarken, bir yandan da veba salgını ortalığı kasıp kavurmaktadır. Gezginci dans grubuyla kentten kente dolaşarak satirik oyunlar sergileyen genç, yakışıklı, ahlaksız ve esrarengiz Gay Le Merle, Juliettein aklını başından alır. Sahtekar sevgilisi yaşamının en kötü döneminde genç kadını terk edince, Juliette küçük kızı ile birlikte ücra bir köşedeki Sainte Marie de la Mer manastırına sığınır. Kendi halinde hemen hemen pagan inançlarına bağlı bir topluluğun arasında yaşamaya başlar. IV. Henrinin Pariste öldürülmesinden sonra manastır da din kurallarına körü körüne bağlı olan yeni bir baş rahibe atanır. Onunla birlikte Le Merle tekrar sahneye çıkar. Yakışıklı adam bu kez manastırdaki tüm kadınların kalplerini çalan, cinsel duygularını ateşleyen koyu dindar bir rahip rolüne bürünmüştür. Gurur, öfke, başkalarıyla dalga geçme güdüsüne karşı koyamayan Le Merleyi Juliette büyülenmiş gibi gözler. Sahtekar adam masum rahibeleri şeytanın kölesi olduklarına inandırır ve onların cehennem alevlerinden kurtulmak için isteri krizleri içinde ayinler düzenlemelerini keyifle seyreder. Ne yazık ki kendilerini şeytanan arındırmaya çalışan saf ve masum kadınlar asıl şeytanın Le Merle olduğunun farkında değildir. Gerçeği bilen ve mantığının sesini dinleyen Juliette sonunda Le Merlenin gerçek yüzünü ortaya çıkaracaktır.
Altın Kitaplar, 432 sf.
 | |
JAKOBENLER Gérard Maintenant
Montesquieu Kanunların Ruhunda erdemin bir demokrasi ilkesi olduğunu vurgular. Bu yönetim biçiminin yetkin olabilmesi için erdemin hüküm sürmesinin gerektiğini yazar. Fransız Devrimini etkileyen Aydınlanmacılar arasında Eskilerin erdem anlayışına başvurmayan, bu kavramı yüceltmeyen hiçbir düşünüre rastlanmaz. Çizgi ve sınırları belirlenmiş, kesin bir kurama sahip olmayan Jakobenler meydanlarda, sosyal kulüplerde ve meclislerde kazanılmış siyasal bir deneyime, doğrudan doğruya Aydınlanmadan gelen bir ahlâk felsefesini eklemişlerdir. Albert Soboul, 1789 Fransız Devrimi adlı yapıtında Erdem Cumhuriyetini hedefleyen bu özgün deneyime bir başka açıdan yaklaşır: ... Robespierre, Devrimci Hükümet ile Tedhişi kuramsal olarak haklı gösterebilmişse de, yaşadığı devirdeki iktisadî gerçeklerin iyice aydın ve kesin bir tahlilini yapamadı. Hiç şüphe yok ki, toplumsal güçler arasındaki dengeyi küçümseyemez ve aristokrasi ile Eski Krallık Rejimine karşı girişilen mücadelede burjuvazinin oynadığı egemen rolü ihmal edemezdi. Ama Saint-Just gibi, Robespierre de kendi karşıtlıklarının tutsağı olarak kaldı. Her ikisi de halk devrimcilerine bütünüyle bağlanamayacak kadar burjuvazinin çıkarlarının bilincine varmışlardır; ama halk devrimcilerinin gereksinmelerine de burjuvaziden güleryüz göremeyecek kadar dikkat göstermişlerdi...
İletişim Yayınları, 148 sf. Çeviren: İsmail Yerguz Dizi: Başvuru -41
 | |
KÜSKÜN FOTOĞRAFLAR Kemal Ateş Küskün Fotoğraflarda çok canlı portreler olarak karşımıza çıkan kimi kahramanlar, size hiç yabancı gelmeyecek. Çoğunun adını gazetelerden, televizyonlardan duydunuz. Onlar bulundukları büyük kurumları içeriden kemirirken, biraz da bizim içimizi kemirdiler... Belleğimizde küskün yüzler, küskün fotoğraflar bıraktılar. Kemal Ateş, Türkçemizin usta bir yazarı. Hiçbir aşırılığa kaçmayan, yetkin anlatımıyla kaleme aldığı öykülerinde toplumsal yaşamımıza tanıklık ediyor. Bunu yaparken, öykülerini öyle bir zemine oturtuyor ki, her gün dolaştığınız sokaklarda öykü kişilerinin izini sürmekten kendinizi alamıyorsunuz. Yazarı, en iyi belki de kendi sözleri açıklıyor: Lüks otellerin önünde büyük bir havuz olmaktansa, biraz ötede mavi denizde küçük bir damla olmayı yeğlerim.
İmge Kitabevi Yayınları, 93 sf. Tür: Öykü
 | |
İSYAN SÜRGÜNLERİ Şeyhmus Diken
Diyarbekir Diyarım, Yitirmişem Yanarımdan sonra Şeyhmus Diken bu kitabında da eski Diyarbakırlılarla sohbet ediyor, Diyarbakırın hikâyesini anlatmaya devam ediyor. Bu sefer anlatılanların merkezinde 1925 Şeyh Said İsyanı ve sonrasında yaşanan sürgünler, yerinden yurdundan edilmeler, gurbette kurulan yeni yaşamlar, aflar, geri dönüşler var. İsyanın şehri ve insanlarını nasıl etkilediğinin; geçmişin bugünde nasıl sürdüğünün; isyanın zamanla şehre nasıl damgasını vurduğunun hikâyesi... Cemiloğullarının, Azizoğullarının, Öngörenlerin ve daha nice köklü büyük ailenin Diyarbakırdan, yurtlarından koparılarak Lüleburgaza, Orduya, Denizliye, Konyaya, Adanaya, Mersine, Suriyeye savrulan yaşamları; yollar, yolculuklar, gurbet elde yaşama, kimliklerini koruma savaşları, geri dönüşler, dönemeyişler, tekrar sürgünlükler... İsyanı yaşayanların, sürgünde doğanların tanıklıklarıyla, hayat hikâyeleriyle, şiirlerle, ağıtlarla, fotoğraflarla anlatılıyor bu çarpıcı tarih. Tüm bu zengin malzemeler sayesinde kitap, yaşananları resmî tarihin kalıpları dışında, birinci el tanıkların ağzından, günlük hayatın olanca canlılığıyla aktarıyor. İsyan Sürgünlerinde, isyanın şehrin kimliğine ne denli nakşolduğunu, seksen yıl sonra dahi insanlar için kendilerini ve şehirlerini anlatırken nasıl temel bir referans noktası olduğunu görüyoruz.
İletişim Yayınları, 272 sf. Dizi: Anı -46
> Haftanın Kitapları sayfası için iletişim: Onur Serim
| DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ |
 |
| |