Home page
Haber Menüsü


Güncelleme: 16:30 TS 21 Eyl., 2000
Silüetini Sevdiğimin Türkiyesi
Faruk Bildirici, insan ilişkilerinde bile belli bir standartı tutturamamış ülkelerde portre yazmaya soyunmanın zorluklarını başarıyla göğüslemiş kitabında.
M. Salih Polat
NTV-MSNBC
    14 Ağustos—  Kitabın adındaki ironinin farkındasınız elbette. Ancak ironi kitabın adıyla sınırlı değil, bereketli memleket topraklarında filiz verip boy atan güzide ve abide şahsiyetlerin resmi geçidi karşısında eli ayağı birbirine dolanıyor insanın, nerede ağlayıp nerede güleceğini bile şaşırıyor. Kimi zaman da ikisini birden yaşamak varken, derin derin iç çekip burnunuzdan solurken yakalıyorsunuz kendinizi. Horozu bol bulunan diyârlarda sabahın geç ve güç olacağını söyleyen kökü dışarda mihraklar ıslık çalmaya devam ederken size neler oluyor Tanrı aşkına, ne biçim konuşuyorsunuz siz?..  

   
 
       
    TOP5 Magnet serisi CNBC-e dergi ile hediye  
NTVMSNBC Reklam  
 

 
Silüetini Sevdiğimin Türkiyesi / Faruk Bildirici / Doğan Kitap, 420 sayfa

       
SARARMIŞ BİLİNÇ OKYANUSLARI
       İlk bakışta, birkaç yılın emeği olan kitaba haksızlık edildiğini söyleyebiliriz rahatlıkla. İçinde toplam yirmisekiz portrenin yer aldığı bir kitabın, emekli orgeneral Çevik Bir’e veya MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’a indirgenmesi, doğal olarak böyle bir düşünceyi getiriyor akla.
       Ama Çevik Bir’e de haksızlık etmeyelim, bir işkencecinin teşhirinde bütün medyayı ortak bir paydada buluşturmak gibi yabana atılamayacak bir fonksiyon icra etti. Dolayısıyla, “Silüetini Sevdiğimin Türkiyesi,” sırf bu hizmetiyle bile siyasi tarihte okunaklı bir yer ediniverdi kendisine. Bir başka ifadeyle, bilgisayar karşısında geçirilen uykusuz gecelerin ürünü olan diğer portrelerin, emekli orgeneral Çevik Bir’in gadrine uğramasının bile teselli edici yönleri bulunabilir şayet istenirse. Bu itibarla, Faruk Bildirici’nin “kitap gürültüye geldi” diye kederlenmesine gerek yok.
       Aslında Türkiye gibi, bırakın demokratik gelişmesini tamamlamayı, insan ilişkilerinde bile belli bir standartı tutturamamış ülkelerde portre yazmaya soyunmak, incir yaprakları altında ceviz gölgesi aramak gibi bir tuhaflığı baştan kabullenmek anlamına geliyor.
       Oysa, demokrasinin bir hayat tarzı olarak yürürlükte olduğu ülkelerde gerek biyografi, gerekse otobiyografi geleneği, edebiyatın ve siyasetin ayrılmaz bir parçasıdır. Hemen her siyasetçi, bilim adamı, sanatçı veya sporcu yani kamusal alanda öne çıkan isimlerin her biri, ya oturup kendileri yazarlar biyografilerini veya yine hayli popüler bir meslek olan biyografi yazarları ile anlaşıp yazdırırlar.
       Ne var ki, Türkiye gibi ülkelerin yönetici ve entelektüel eliti, “suda yürü izini belli etme” türünden “politik ve ahlâki ilkelere” ziyadesiyle bağlı bulunduğundan, kendini “ifşa” etmeyi değil, “gizlemeyi” tercih eder sürekli olarak. Bu nedenle, kırk yıldır ülkenin siyasi kaderini tayin eden Süleyman Demirel’in doğru dürüst bir biyografisi yazılamamıştır. Yine aynı nedenle, tam bir çöl atmosferi egemendir biyografi alanına, Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam, İkinci Adam, Suyu Arayan Adam” ve “Menderes’in Dramı” kitaplarıyla, İsmet İnönü ve Celâl Bayar’ın hatıratı dışta tutulacak olursa.
       
RÖNTGENCİLİK Mİ, GAZETECİLİK Mİ?
       Hiç kuşku yok ki, Faruk Bildirici yaptığın işin mânâ ve ehemmiyetini de, zorluklarını da gayet iyi biliyor. Kendisinden dinliyoruz:
       “Bir gün yeni parçaları birleştirirken içimde büyük bir sevinç dağının yükseldiğini fark ettim. O zaman kendimi suçlu hissettim! ‘Sen ne yapıyorsun? Özel serüvenlerin peşinden giderek hırsızlık yapmıyor musun?’ diye sordum kendime, derin bir nefes aldım, oturup düşündüm yeniden.
       Ve sonunda beynimdeki kıvrımlara düşen gölgeleri aydınlatmış olarak ayıldım. Rahatladım, ‘Hayır hırsız değilim’ dedim, ‘Suçlu hiç değilim! Sadece ve sadece gazetecilik yapıyorum, bu toplumun sahnesine çıkan insanların geçmişlerini aydınlatmaya, fotoğraflarını doğru göstermeye çalışıyorum. O kadar!’
       Bildirici, bu kadar titizlenmekte ve bu soruları kendisine sık sık sormakta son derece haklı. Çünkü, biyografi yazmak bir anlamda bıçak sırtında gezinmek gibidir. Yapılan işin tabiatı icabı, her zaman “röntgenci” veya “teşhirci” konumuna düşmek tehlikesi vardır. Dolayısıyla, etik kaygıları ön planda tutan bir yaklaşım önemli oranda rahatlatabilir insanı. Bunun için, yöntemin ve amacın, tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde sağlam ve somut çizgilerle belirlenmesi gerekir. Bildirici de bunun altını çiziyor zaten:
       “... Tamamen gazetecilik yöntemlerini kullanarak, mahrem alanlara girmemeye özen göstererek çalışıyorum, bulgularımı okurların değerlendirmesine sunuyorum. İstiyorum ki gündemin ön sıralarına yerleşen insanların yaşamöyküleri Türkiye’de de bilinsin. İstiyorum ki politikacıların ya da çeşitli nedenlerle bu ülkenin silüetinde yer almış şahsiyetlerin geçmişlerinde aydınlatılmamış soru işaretleri kalmasın, kişisel serüvenleri şeffaf hale gelsin; bu ülkenin güzel insanları, doğru verilerle doğru kararlar versin.”
       
BİR SONBAHAR MASALI
       Yazının başında eleştirdiğimiz yanlışa benzer bir yöntem izleyerek, medyanın üzerine üşüşmesi gerekirken bilinmez neden ihmal ettiği “Yesevizâde” portresinin üzerinde duralım biraz. Faruk Bildirici’nin “Afaroz edilmiş İslamcı yazar” olarak takdim ettiği Yesevizâde, gerçekten de ilginç bir isim çünkü.
       O da ilginç olmakla birlikte, Yesevizâde’nin ilginçliği isminden kaynaklanmıyor elbette. Onu önce ilginç, giderek de mağdur kılan ait olduğu kesimde sergilediği düşünce grafiği.
       “... Yesevizâde. lise yıllarından itibaren ‘politize olmuş’ bir Müslüman. Kitapları, yazıları hep İslam’ı konu ediniyor. Soyunun Hoca Ahmet Yesevi’den geldiğini ifade ederek, kitaplarında asıl adı olan Alparslan Yasa yerine ‘Yesevizâde’ imzasını kullanıyor. Bu ismi kullanmasının nedeni de İslamiyet’e olan inancı.”
       Ancak zamanla bir takım değişiklikler olur Yesevizâde’nin düşüncelerinde. İnsan hakları, demokrasi gibi kavramları öne çıkartmaya başlar. 1967 yılında tahsil için gittiği Paris, dönüşümün başlangıç noktasını teşkil eder. Osmanlı’nın son yıllarıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kadar olmasa da, Paris’in Türk aydınının zihinsel yapılanmasında önemli bir yeri vardır hâlâ. Yesevizâde de somut olarak tecrübe eder bunu. Bir Fransız ile evlenmesi ise bir hayli hızlandırır dönüşümü. Çünkü ilk kez, kitapların ve tevatürün dışında Hıristiyanlarla yüz yüze gelmiştir.
       68’i Paris’te yaşaşıp Türkiye’ye döndüğü zaman oturup tartışır eski arkadaşlarıyla, sonra da dönemin gazete ve dergilerinde dile getirir yeni düşüncelerini. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, pek de hoş karşılanmaz bu fikirler, “eski köye yeni adet getirmenin âlemi yoktur” çünkü.
       Ancak Yesevizâde, öyle kolay pes edecek adamlardan değildir, aforoz edilmeyi bile göze alır ve edilir de.
       Şimdi Ankara’da kendi kurduğu yayınevinde kendi yazdığı kitapları basarak aydınlatmaya çalışıyor eski ve yeni çevresini...
       “Hay geçmişine gül döktüğümün ülkesi” diyeceği geliyor insanın içinden ama...
       (Not: M. Salih Polat’a görüşlerinizi bildirmek istiyorsanız adının üstünü tıklayabilirsiniz. Doğrudan e-mail adresine ulaşırsınız.)
       

       
 
 
  NTVMSNBC KULLANICILARININ TOP 10'u  
 

Bu haberi diğer okuyucularımıza tavsiye eder misiniz?
hayır   1  -   2  -   3  -   4  -   5  -  6  -  7  kesinlikle

 
   
 
 
NTVMSNBC   NTVMSNBC 'ye iyi erisim için
Microsoft Internet Explorer
Windows Media Player   kullanın
 
   
  Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler |
Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları