Home page
Haber Menüsü


 
Alacakaranlık kuşağı-2
 
Dünyayla entegre olmuş Türkiye’nin dışardan gelecek olumlu şokları hızla içselleştirebilen, kendi yararına kullanıp refahını artırabilen, olumsuz şokların etkisini ise en aza indiren yapılanmayı gerçekleştirebileceğini göstermek gerekiyor.
 
Doç. Dr. Faruk Selçuk*
NTV-MSNBC
 
3 Kasım—  Türkiye’de 3 Kasım 2002 seçimlerine hakim olan duygunun, “korku” olduğu kanaatindeyim. Oylar, “korkuların” yönlendirmesiyle kullanıldı. Seçmenlerin bir bölümü “yaşam tarzımızı değiştirecekler” endişesiyle, bütün kriterleri bir kenara bırakarak, ‘cumhuriyetin teminatı’ olan bir partiye yöneldi. Ama asıl korku, anlaşılıp algılanmasında zorluk çekilen bir dünyanın parçası olmaya karşı duyulan korkuydu.

   
 
NTVMSNBC Reklam  
 

  Kendi özelliklerini kaybetmeden, o özelliklerle onur duyarak daha geniş bir coğrafyanın, kültürün, yaşam biçiminin, üretmenin ve tüketmenin; kısacası gelişmiş dünyanın bir parçası olmaya karşı duyulan korku. Sonuçta elde edilecek bazı kazanımlara özlem duyulsa da, o kazanımların beraberinde getireceği yükümlülüklere hazır olmamanın, yaşanabilecek olumsuz şoklara dayanıksızlık ihtimalinin yarattığı korku. Seçim sonuçlarının esas olarak bu korkuyu yansıttığını düşünüyorum.
       Bu korkunun doğmasının haklı nedenleri var. Son yıllarda uygulanmaya çalışılan programların toplumun çoğunluğu tarafından anlaşılmaması, anlayanlar tarafından da anlatılamaması genel olarak belirsizliği artırdı ve “neler oluyor?” sorusunu zihinlerde uyandırdı. Programın çökmesiyle birlikte ortaya çıkan tablo (milyarlarca dolar artan iç borç, yüzbinlerce işsiz, hemen hemen herkesin reel gelir ve varlıklarında rekor azalış, gündeme gelip-giden yolsuzluk soruşturmaları) olumsuzlukların nedeninin “program” olduğu kanaatini doğururken, Türkiye’nin bu haliyle; yöneticileri, finans sektörü, hukuk sistemi, altyapısı, kısacası mevcut yapılanmasıyla çağdaş dünyaya eklemlenmeye hazır olmadığını ve “bu işten zararlı çıkma” riskinin yüksek olduğunu düşündürdü. Sonunda, “içe kapanmacılar” kazandı. Şimdilik.
       * * *
       Türkiye doksanlı yılların sonuna doğru bir “yeniden yapılanma ve reform” programı uygulamaya çalıştı. Kimsenin gönülden sahip çıkmaya yanaşmadığı, dönemin hükümetlerinin önde gelen üyelerinin dahi “böyle olması gerekiyormuş, öyle dediler, aman yapalım bari” diye yaklaştığı program, temelde, uzun yıllardır sürdürülen “rant dağıtım mekanizmasını” ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Tercih ettiğimiz bir iktisadi sistemde olması gerektiği gibi, kaynakları kimin daha fazla kullanacağı sorusuna “yarattığı ya da yaratacağı katma değer daha fazla olan” cevabını vermeyi amaçlayan bir programdı bu.
       İlk tepkiler gecikmedi: İçe kapanmacı “yerliler” yanında, iflah olmaz eski tüfekler ve nispeten güncel retorik kullanan romantik ‘solcular’ programa derhal karşı çıktı. Bu karşı çıkışın arkasında, gelişmiş dünyanın bir parçası olmanın kendilerini daha da izole edeceğini hissetmenin, hatta bilmenin yarattığı korku da olabilir elbette.
       Özellikle 1990’lı yıllarda yıldızları parlayan bazı “elitler” ise daha kurnaz davrandı ve oyunun kurallarının değişmekte olduğunun hemen farkına vardı. Tepkileri, programı “anında desteklemek” oldu. Kayıtsız, şartsız. Programa yönelik yapıcı eleştirilere saldırı, uygulamadaki muhtemel risklere dikkat çeken yorumlara tahammülsüzlük, ilginçtir, programı tasarımlayanlardan daha çok bu kesimde görüldü.
Faruk Selçuk: Alacakaranlık Kuşağı

       Yapılan analizlerden, alınan pozisyonlardan, özellikle de programın ucunun kimi çevrelere dokunması sonrası gösterilen tepkilerden anlaşıldı ki, verilen destek aslında eski alışkanlıkları sürdürme, 90’lardaki “yaşama ve kazanma” biçimini değiştirmeden yeni yapılanmada sağlam bir yer kapmaya çalışma gayretinden başka birşey değilmiş. Başka bir deyişle; 90’lı yıllarda palazlanan elitler bir süre daha yıllık yüzbinlerce dolarlık maaşla birşey üretmeden yaşamanın ve Ankara’dan rant akışının sürdürülmesinin yolunun “yeni pazarda yeni simsar” olmadan geçtiğini düşünüp, “sureti haktan görünmeyi” seçmişlerdi.
       Programın doğru-dürüst uygulanamamasında, hakettiği kamuoyu desteğini alamamasında bu kesimin programın yanında/arkasında görülmesinin de etkisi olmuştur. Yıllardır “açık pozisyon şövalyeliği” yapan, alınan yüksek riskleri, ödenen rekor faizleri meşrulaştırmaya çalışan, girişimcilik-işadamlığı denildiğinde tek yaptıkları emekli bürokratları yüzbinlerce dolara istihdam edip Ankara’dan rant kapma olan bu kesimin geniş kitlelerde kredibiliteleri yoktur ve program hakkında şüphe uyandırmışlardır. Son yıllarda atılan her manşete, verilen her “flaş” habere haklı bir şüpheyle “dur bakalım bunun arkasında ne var, niyetleri ne” diye yaklaşan kamuoyu pek de haksız sayılmaz. Kısacası, bu kesimin desteği pek çok kişide “bunlar bunun yanında yer alıyorsa, bu işte bir pislik var” düşüncesini doğurmuştur.
       Bu arada, Türkiye’nin dışa açılma sürecini başlatan bir siyasi hareketin 1990’lı yıllarda palazlanan malum “elitlerden” kendini arındıramaması, hatta sahip çıkması, rant dağıtım sisteminin bir parçası olduğu izlenimini vermesi, programa gönülden sahip çıkmayarak teğet geçmesi ve en azından vitrinini yeniden düzenleyememesi programı iyice yalnız bırakırken, çağdaş dünyanın bir parçası olma özlemi duyanları da küstürdü, adressiz bıraktı, belki de umutsuzluğa itti.
       Geçen 2-3 yılın verdiği ders, 1990’lı yılların her alandaki simsarlarından kurtulmadan herhangi bir programın başarılı olamayacağıdır.
       * * *
       Esas olarak siyasi beceriksizlik ve sorumsuzluk sonucunda önce tökezleyip sonra da “göçen” programın sona ermesiyle, bir yerlerde biriken cerahatlar da açığa çıktı: Kamu bankalarında saklı tutulan “popülizm zararları” ve özel bankalardan banka sahiplerinin riskli yatırımlarına ve keyfi harcamalarına aktarılan (ve batırılan) milyarlarca dolar. Bu cerahat şimdi “iç borç” olarak karşımızda duruyor. Bunu temizlemeden minimum bir refah düzeyine ulaşmak ve o düzeyi koruyup daha da yukarılara çekebilecek anlamlı bir büyüme ortamını yakalamak hemen hemen imkansız.
       Yanlış anlaşılmasın, bu borç ödenecek. Sorun, nasıl ödeneceğinde. Belki hukukun temel ilkelerinden “hakkaniyete” dayanan doğrudan vergiler ve paraları buhar edenlerle onların şövalyelerinin mal varlıklarına el konularak, belki de toplumun en geniş kesimlerini etkileyen ve ekmekten suya kadar uzanan dolaylı vergilerle, hepimizin cebine uzanan enflasyonla, her yıl daha da azalan kamu yatırımlarındaki azalış ve nihayet Türkiye’nin altyapısının çürümesiyle ödenecek.
       * * *
       Problemlerin çözülmesinde bireysel kurtarıcıların herhangi bir faydasının olmadığının, olamayacağının kanıtı; programın göçmesiyle birlikte “cankurtaran” olarak algılanan-lanse edilen uluslararası teknokrat Kemal Derviş oldu. Başlangıçta (ve hala) kendini ilişkilendirdiği, kamuoyu önüne çıktığı kadrolarla tarafsız gözlemcilere ne yapıp ne yapamayacağının güçlü sinyallerini veren Derviş, problemleri kökünden çözmeye yönelik, sisteme ters düşebilecek tavırlar almaya yanaşmadı. Yanaştığı, seçimlerden güçlü çıkacağı kesinleşen bir siyasi partiye üyelik oldu. Türkiye’nin yaşadığı Kemal Derviş deneyimi, umarım, geniş kitlelerin kendi sorunlarına doğrudan sahip çıkmasına ve “bize artık yeni bir kahraman gerekmiyor” demesine yol açar.
       * * *
       İktisata giriş derslerinde, bir ekonomideki toplam üretimin fiziki sermaye, beşeri sermaye ve bunları biraraya getiren teknoloji tarafından belirlendiği anlatılır. Hangi mal ve hizmetlerin kimler için üretileceği sorusunun cevabının da, bizim uygulamaya çalıştığımız sistemlerde, layıkıyla işleyen bir piyasa ekonomisine ve halkın temsilcilerine bırakıldığı varsayılır.
       Layıkıyla işleyen bir sistem: Piyasadaki aksaklıkları gidermeye çalışan bir kamu otoritesinin bulunduğu, kaynak dağılımında keyfiliğin olmadığı, sözleşmelerin yerine getirildiği, hakların ve imtiyazların beraberinde getirdiği yükümlülüklerle birlikte düşünüldüğü ve kullanıldığı, azınlıkların korunduğu, zayıf, güçsüz, özürlü olanların kollandığı, üzerinde anlaşılan kurallara uyulmadığında yaratılan zararla orantılı müeyyidelerin sert bir şekilde uygulandığı bir sistem. Bugün Türkiye’de kurallara, sözleşmelere uyulmadığında bir müeyyide uygulanması, uygulanacağı söylenen müeyyidelerin caydırıcılık unsuru şaka gibi birşey. Neyin hak, neyin imtiyaz olduğu, bunların ne gibi bir yükümlülük getirdiği konusunda ise toplumsal bir karmaşa yaşandığını söylemek pek yanlış olmaz.
       Öte yandan Türkiye ne fiziki sermayesinin, ne de beşeri sermayesinin kıymetini bilmektedir. Bu konularda düşünmemektedir bile. Her iki değişkenin önümüzdeki dönemde nasıl bir seyir izleyeceğine dair toplumsal bir kaygı duyulduğunu gösteren emareye rastlanmıyor. Düşünün: Yakın gelecekte işgücüne katılmaya hazırlanan milyonlarca insan var bu ülkede. 15 yaş altındaki nüfus 21 milyon! Uyku kaçırması gereken bir rakam bu. Her yıl yüzbinlerce yeni iş yaratılmasını zorunlu kılan bir dinamik bu. Bu insanları Ankara’daki “Talim Terbiye Kurulu” vasıtasıyla eğitmeye, üretken, sorumlu ve iş ahlakına sahip bireyler yapmaya, kısaca “beşeri sermaye” yaratmaya çalışıyoruz. Ortaya çıkan sonuç hepimizin malumu. Bir yanda giydikleri pantolon, kullandıkları ayakkabı boyası, tercih ettikleri saç örgüsü ya da saç traşları nedeniyle sopalanan; öte yanda öğle tatilinde özel araba-şoförlerle “asri” alış-veriş merkezlerine gidip hamburger yiyen, enselerine yansıyan aşırı hormonları ve miki fare süslemeli cep telefonlarıyla “çocuklar”. Hadi kabul edelim: Bir şey yetiştirdiğimiz, beşeri sermaye yarattığımız falan yok. Bu insanları yıllarca bir yerlere “park ediyoruz”, o kadar.
       * * *
       İnsan arabasını servise götürdüğünde bile elinde bir kontrol listesi oluyor: Motor yağını değiştirmişler mi, akü kontrolü yapılmış mı, hidrolik, balatalar, hava filtresi, far ayarı, silecekler, vs. Sonra da soruyor: Bu araba güvenilir bir şekilde daha kaç kilometre gider?
       Yeni bir meclisimiz olduğuna göre, bu yeni meclisin ve kurulacak hükümetin performasına yönelik de bir liste yaparak sık sık kontrol etmekte fayda var:
* Maliye: “Cerahat” olarak duran iç borç konusunda ne yapıyorlar?
* Finans: Sektörde nasıl bir yeniden yapılanma öngörüyorlar? “Buhar olan” milyarlarca dolara, bu buharlaşmayı sağlayanlara karşı tavırları ne?
* Hukuk: Sözleşmelerin uygulanması, kurallara uyulması konusunda “hukuk reformu” gündeme geliyor mu?
* Fiziki sermaye: Ülkenin sahip olduğu fiziki sermayenin korunması ve artırılması için ne gibi politikalar güdüyorlar?
* Vergi: Her zamanki gibi “tuttuklarından koparıyor”, vergi tabanının yaygınlaştırılması, adil vergi gibi konulara bulaşmıyorlar mı?
* Altyapı: Şimdiye kadar olduğu gibi kamu harcalamalarında azalış denildiğinde hemen yatırımları kısıyor, yüzbinlerce maaşlı işsize dokunmuyorlar mı? Mevcut altyapının bir-kaç elde toplanmasını, değişik güçlerin belli bir adreste odaklanmasını engelleyici ne gibi önlemler alıyorlar?
* Beşeri sermaye: Çocukların pantolon rengi, saç traşı, etek boyu ile mi uğraşıyorlar yoksa beşeri sermayenin artırılmasına yönelik orta-uzun vadeli bir planları var mı?
       Listeyi uzatmak mümkün. Kriter belli: İzlenen politikalar Türkiye’yi çağdaş dünyanın bir parçası olmaya mı hazırlıyor, yoksa günü kurtarmaya mı çalışıyor?
       
       * * *
       3 Kasım seçimleriyle ortaya çıkan tablonun ülkedeki büyük çoğunluk için ferahlatıcı, umut verici olduğunu söylemek zor. Ama umutsuz ve karamsar olmaya da hakkımız yok. Bu ülkenin insanlarına gelişmiş dünyanın bir parçası olmanın ve buna hazırlanmanın, en azından çocukları için, ne kadar önemli olduğunu anlatmak gerekiyor. Korkuyla seçim yapan insanlara korkularının anlaşılabilir, ancak mazur görülemez olduğunun izah edilmesi gerekiyor. Gelişmiş dünya ile entegre olmuş bir Türkiye’nin dışardan gelecek olumlu şokları hızla içselleştirebilen, kendi yararına kullanıp refahını artırabilen, olumsuz şokların etkisini ise en aza indiren bir yapılanmayı gerçekleştirebileceğini göstermek gerekiyor.
       Bundan 5 yıl sonra, 10 yıl sonra Türkiye’nin dünyanın gözünde “önemli bir coğrafyada güçlü bir ordusu olan ve gerektiğinde havaalanları kullanılabilen” bir ülke olmanın ötesinde, yetişmiş insan gücüne sahip, yüksek katma değer yaratan-yaratma potansiyeli olan bir ülke olarak kabul edilebileceğine inanıyorsanız, mesele yok. Mesele, bunu daha geniş kitlelere aktarabilmekte, onları ikna etmekte ve onların korkularını yenmelerine yardımcı olabilmekte. Seçim sonuçları ve beraberinde getirecekleri bunu yapmak için bir vesile olabilir. Bu sürece nereden başlanması, nelerin ve kimlerin dışlanması gerektiğinin ipuçları yukarıda var.
       3 Kasım seçimlerinin, büyüklerimizin dediği gibi, “hayırlara vesile olması” dileğiyle.
       

Faruk Selçuk, Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi. Bu akademik yılda izinli ve ABD’de, Colorado College’da misafir profesör olarak iktisat ve finans dersleri veriyor. Ortak yazar olduğu iktisat ve finans değişkenlerinin analizine yönelik kitabı”An Introduction to Wavelets and Other Filtering Methods in Finance and Economics” (Academic Press, 2002) dünyanın önde gelen üniversitelerinde referans olarak kullanılıyor. Editörleri arasında yer aldığı “Inflation and Disinflation in Turkey” (Ashgate Publishers, 2002) isimli derleme kitap ise geçtiğimiz ay yayımlandı. Daha fazla bilgi için http://www/bilkent.edu.tr/~faruk
 
       
    TOP5 Toplu görüşmelerde anlaşma sağlandı  
     
 
  NTVMSNBC KULLANICILARININ TOP 10'u  
 

Bu haberi diğer okuyucularımıza tavsiye eder misiniz?
hayır   1  -   2  -   3  -   4  -   5  -  6  -  7  kesinlikle

 
   
 
 
NTVMSNBC   NTVMSNBC 'ye iyi erisim için
Microsoft Internet Explorer
Windows Media Player   kullanın
 
   
  Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler |
Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları