Taramayı geç
Güncelleme: 10:14 TSİ 20 Eylül. 2013 Cuma
Sponsor: 
Paylaş

‘Türkiye’nin tüm enerjisi doğadan sağlanabilir’

Türkiye, fosil yakıtların neden olduğu çevre kirliliği ve maliyeti sahip olduğu yeşil enerji potansiyeliyle ortadan kaldırabilir. Yeşil enerji alanında projeler sunan girişimci Serhan Süzer, Türkiye’nin tüm enerji ihtiyacını sadece yenilenebilir enerjiden elde edebileceğini belirtti. Nükleer enerjinin risklerine dikkat çeken Süzer, yeşil enerjinin ekonomiye ve topluma getireceği katkıları ntvmsnbc’ye anlattı.

Almanya'nın Kuzey Denizi'nde inşası tamamlanan rüzgar santrali.
Müfit Yılmaz Gökmen
ntvmsnbc
Güncelleme: 10:14 TSİ 20 Eylül. 2013 Cuma

Türkiye başta doğalgaz ve kömür olmak üzere enerji ihtiyacında dışa bağımlı bir ülke konumunda. Artan benzin fiyatları ve çevre kirliliğinin yanı sıra, inşa edilmesi planlanan nükleer enerji santrali derken, enerji sektörüne bakışımızı yeniden şekillendiren bir alternatif, özel sektörün gözünde giderek güçleniyor: Yeşil enerji.

Eko Yenilenebilir Enerjiler A.Ş. şirketinin CEO’su Serhan Süzer, yeşil enerjinin neden gerektiğini ntvmsnbc’ye anlattı. Türkiye’nin birçok dünya ülkesine kıyasla çok büyük bir potansiyel sakladığını belirten Süzer, ekonomi ve doğanın korunması için yeşil enerjinin kaçınılmaz olduğunu ve nihayetinde bu dönüşümün yaşanacağını belirtti.

Yeşil enerjiye dönüşümün fosil yakıtlara dayanan sektörleri öldürmeyeceğine dikkat çeken Süzer, ‘Türkiye’nin ihtiyacı olan enerjiden fazlasının, yenilenebilir enerji ile sağlanabileceğini’ savundu.

Haberin devamı ↓
reklam

Genç bir girişimci olarak yeşil enerjiye olan ilginiz nasıl başladı?

Sürdürülebilirlikle ilgili konulara her zaman ilgi gösterdiğim gibi doğaya karşı da hep duyarlı oldum. Çocukluk yıllarımda başlayan bu ilgi üniversite yıllarında da devam etti. Greenpeace Türkiye’ye üye olan ilk bin kişiden biriyim. Hayatta her şeyin bir döngü olduğunu ve doğanın kendisine özgü bir döngüye sahip olduğunun farkındayım. İnsanlar da bu döngüye ayak uydurarak dünyaya geliyor, yaşıyor ve ölüyor.

Yeşil enerji alanında kariyerime biraz zor başladığımı söyleyebilirim. 2001 yılından bu yana kafamda yenilenebilir enerji vardı. Bundan yaklaşık 10 sene evvel yenilenebilir enerjiyle ilgili bir şirketimizin yönetimi bana devredilince ilk yaptığım iş ismini Eko’ya değiştirmek oldu. Şirketimiz, isminde taşıdığı anlam kapsamında ekolojik ve ekonomik çözümler sunmayı amaçlıyor. Son birkaç yıldır hayallerimi gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim.

Eko Yenilenebilir Enerjiler A.Ş. gerçekleştirdiği projelerin altyapısı neye dayanıyor?

Birkaç hareket planımız mevcut. Birincisi, müşterilere güneş ve rüzgar enerjisi alanlarında mühendislik, tedarik, inşaat ve finansal paketleme hizmetlerini veriyoruz. Yani bu uzmanlık gerektiren alanlarda bir nevi teknik müteahhitlik ve finansal destek hizmetleri veriyoruz. İkinci olarak, belli yatırımcılarla sunduğumuz güneş ve rüzgar enerjisi yatırırımlarıyla ilgili proje geliştirme çalışmalarımız var. Üçüncüsü, aynı hizmeti bizim holding için yapıyoruz. Yani sıfırdan projeyi geliştirip yatırıma hazır hale getiriyoruz ve gerek yerli ve yabancı yatırımcılara gerekse bizim holding’in yatırım yapabileceği formatta sunuyoruz. Gelen talebe ve belli bir plana göre çalışmalarımızı gerçekleştiriyoruz.

“İYİ EKONOMİ İÇİN YEŞİL ENERJİ GEREKİYOR”

Güneş enerjisi alanında talep ne boyutta?

Son dönemde güneş enerjisiyle ilgili talep çok arttı. Herkes lisanssız üretim yönetmeliğinin resmi gazetede yayınlanmasınıbekliyor. Dolayısıyla lisanssız alanda büyük bir patlama bekliyoruz. Çünkü bürokrasinin getirdiği yavaşlık ciddi bir sıkıntı doğuruyor. Bürokrasinin ciddi bir yavaşlama unsuru olması, lisanssız üretimin, lisanslı üretime oranla çok daha fazla talep görmesineneden oluyor.

Lisanssız projelerde, üretici kendi ihtiyacına göre 1 MW’a kadar sistem kuruyor. Lisanssız üretimin mantığı esasında kendi tüketiminiz için güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerjiden faydalanmanız. Üretilen fazla elektriğin de şebekeye belirlenen fiyatlarda satılmasıdır. Bu sistem evler, alışveriş merkezleri, hastaneler gibi yerler için olabilir. Binaların elektrik üretimi için alanı veya yeterli çatısı varsa, herkes elektriğini üretmeye yöneliyor çünkü maliyetler giderek artıyor. Güneş enerjisi önemli bir tasarruf olarak kabul ediliyor. Çünkü fosil yakıtlarla enerji üretimine kıyasla, bir kez kurduktan sonra seneler bazında hiçbir girdi maliyetiniz olmuyor. Güneş panellerinin bakımı, yenilenmesi çok düşük rakamlar, sonuç olarak uzun dönemde çok mantıklı bir yatırım olduğunu söyleyebilirim.

Dönüşüm konusunda kamuda ve kurumların gözünde ne gibi endişeler mevcut?

İki temel önyargı var. Bunların altını çizmek istiyorum. İlk olarak, bazıları ‘teknolojinin halen ekonomik olmadığını’ söylüyor. Birkaç sene önce belki bunu söyleyebilirdiniz ama fotovoltaik teknolojisinde son 4 senede fiyatlar yüzde 70 oranında düşmüş durumda. Fotovoltaik projeler son derece ekonomik olarak rantabl hale geldi. Fotovoltaik sistemlerindeki fiyatların bu derece hızlı düşmesi bu alandaki projelerin artmasına büyük etki sağladı.

Diğer konu, çok yer kapladığı düşünülüyor. Ancak insanların atıl olarak kullandığı çok fazla yer var. Etkin bir şekilde bu alanların kullanılması güneş enerjisinden yararlanılmasını sağlayacaktır.

Güneş enerjisi santralleri hakkında şunu diyebilirim, 1 MW’lık santral için yaklaşık 10 bin metrekare kadar alan gerekiyor. Ancak birçok kişi doğru kıyaslamalar yapmıyor. Bir kömür santrali ele alınırken nasıl çalıştığı ele alınmıyor. Bugün Türkiye’de birçok linyit madenin yanına kömür santrali kuruluyor. Kömür madenlerini de toplam alan hesabının içine kattığınızda, kömür santrallerinin Güneş Santrallerinden daha büyük alanlar kapladıklarını görüyorsunuz. Bir diğer örnek, HES’ler. Suyun biriktirildiği ve baraj yapılan yerlerde çok büyük alan kaplıyor. Alan kıyaslaması anlamında iİnsanların elma ile elmayı kıyaslaması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin yeşile dönmesi ne gibi değişimler getirebilir?

Yeşil enerji alanında yaşanan dönüşüm Türkiye’de olması gerektiğinden daha yavaş ilerliyor. Aslında bir patlama olmasını beklerken tersi bir durum söz konusu ve açıkçası bu durumun nedenini bilmiyorum. Bir yerde takıldığımızı düşünüyorum ancak şöyle bir örnek vermekte yarar var: Akan bir suyu durduramaz, ancak yönlendirebilirsiniz. Ne kadar gecikse de dönüşüm nihayetinde yaşanacak. Neden olacağını da önemle vurgulamak gerekiyor. Cari açığın bu yıl ilk 6 ay içinde rekor kırdığını biliyoruz. Geçtiğimiz yıla oranla cari açık bu yıl neredeyse iki katına çıkacakken, 2012’de Türkiye’nin enerji ithalatı 60 milyar dolar olarak gerçekleşti. Fosil yakıtları ithal etmenin ekonomik açıdan Türkiye’ye çok büyük zararı var. Kömür santrallerinde kullanılan kömür, arabalarımızda kullandığımız yakıtlar ve doğalgaz gibi tüm ithal edilen kaynaklar bize çok büyük bir maliyet getiriyor. Kısa dönemde bu maliyeti hafifletmenin, uzun dönemde ise ortadan kaldırmanın yollarını aramak zorundayız. 

Türkiye’nin güneşi, rüzgarı, biyo-yakıt potansiyeli, jeo-termal ve dalgaları dahil her türlü yenilenebilir enerjisi bulunuyor. Kendi kaynağımız denilince kesinlikle fosil ve nükleer gibi doğaya, çevreye ve insanlığa zarar verecek kaynakları değil, yenilenebilir enerjiye odaklanılması gerektiğini belirtmek istiyorum.

Bir diğer önemli konu, Türkiye’nin enerji bağımlısı olan bir ülke olması. Enerjide özgürlüğümüz yok. Türkiye’nin enerji ithal ettiği Rusya, İran, Azerbaycan ve Cezayir gibi ülkelere enerji için biçilen fiyatta uyma zorunluluğu var. Enerjide bağımsızlık için yenilebilir enerjiye geçmek zorundayız. Bu konu ulusal güvenlik meselesidir.

“GÜNEŞ TÜRKİYE’NİN TÜM ENERJİ İHTİYACINI KARŞILAR”

Almanya kısa süre önce dünyanın en büyük rüzgar santralini açtı. Türkiye Avrupa ülkelerine kıyasla nasıl bir noktada yer alıyor?

Türkiye ile Almanya’yı maalesef pek kıyaslayabilecek durumda değiliz. Ülkemizde çok profesyonel ve yetenekli insanlar var. Kaynaklarımızı da mevcut ancak gelişim için bir vizyon altında ilerlememiz gerekiyor. Almanya, özellikle güneş enerjisi alanında, yenilenebilir enerjiyi başlatan ülkelerden biri. Almanya 1999-2000 senelerinde sadece fotovoltaik piyasasını teşvik etmek için 50 Eurocent fiyattan elektrik satın alma opsiyonunu duyurdu. Fotovoltaik o zaman pahalı bir teknolojiydi ancak devletin belirlediği fiyat, projelerin başlamasını sağladı. Bankalarca geçerli bir piyasaya haline gelmesiyle sektör güçlendi ve üretim ile arzın artmasıyla fotovoltaik fiyatları da düştü. Bugün Almanya’da fiyatlar 9.8 Eurocent civarına düşmüş durumda. 14 sene için gelinen noktaya bakıldığında, Almanya’da bugün sadece güneş enerjisinde kurulu kapasite 35 bin MW’a ulaştı. Türkiye’de ise toplam yaklaşık 60 bin MW kurulu kapasite bulunuyor. Almanya’nın güneş verileri, bizim Karadeniz Bölgesi’den kötü durumda. Ancak Türkiye’de güneş enerjisinde kurulu kapasite 10-15 MW civarında. Almanya’daki 35 bin MW ile Türkiye’deki 15 MW’ı kıyaslarsak daha yolun çok başındayız diyebilirim.

Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel hakkında elimizde istatistikler var mı?

Rüzgara dönersek biraz, kurulu kapasitemiz 2500 MW’ı geçti. Türkiye’de uzmanların tahmini, toplamda 45-50 bin MW rüzgar potansiyeli olduğu yönünde. Ağırlıklı olarak büyük türbinlerin düşünüldüğü piyasanın yanı sıra küçük türbinlerin de yer alacağı bir sektör oluşmuş durumda.

Güneş enerjisinde üretim potansiyeli olarak Enerji Bakanlığı’nın verdiği veri, 380 milyar kW/saat. Bu veriyi şöyle açıklayayım: Depolama sistemleri veya akıllı iletim sistemleri kullanılırsa, güneş, Türkiye’nin tüm enerji ihtiyacını karşılar. Bunun yanında rüzgar, biyo-yakıt, dalga, hidro elektrik, jeo-termal enerjilerine de sahibiz. Kısaca sahip olduğumuz yenilenebilir enerji potansiyeli bize hayli hayli yeter.

Bu potansiyelin önündeki ana engelin vizyon eksikliği olduğunu söyleyebilir miyiz?

Türkiye’de özel sektörde vizyon fazlasıyla var. Hatta en uç noktada var diyebilirim. Enerji sektörüne baktığımızda her zaman kamuyla beraber geliştiğini görüyoruz çünkü kararları devlet veriyor. Dolayısıyla Almanya’da, Fukuşima faciasından sonra nükleer santralleri kapatma kararı alan devlet. Türkiye’nin de daha yeşil enerji odaklı hareket etmesi lazım.

Güneş enerjisi alanında öne çıkan ana proje elektrikli araba. İTÜ tarafından gerçekleştirilen Ariba projesini nasıl buluyorsunuz?

İTÜ’deki arkadaşları bir kez daha tebrik etmek istiyorum. Onlara inandığımız için destek verdik ve sponsorluğun ötesinde yardımcı olmaya çalıştık. Hatta İstanbul-Ankara arası yolculuk yapması fikri benden çıktı. Organizasyon konusunda da genç arkadaşlara yardımcı oldum ve Burcu Çetinkaya’nın da desteğiyle güzel bir tanıtım yaptık. Bu çalışmalarımızın öncelikle gençlerin daha iyi yetişmesi için öncülük ettiğimiz için mutluluk duyuyorum. İkinci olarak Türk halkının yenilenebilir enerjiyle tanışması için bir sorumluluk taşıyoruz. Elimizden geldiğince anlatıyoruz ve belli etkinliklerle de çalışmaları ortaya koyuyoruz.

Elektrikli arabalara insanların bakış açısı nasıl? Zamanla adapte olabilecek miyiz?

Ben şu an bir elektrikli arabayı test ediyorum. Otomobilin üzerinde test aracı olduğu için yüzde 100 elektrikli ve karbon salınımının sıfır olduğunu gösteren etiketler var. İnsanlar trafiğin sıkıştığı zamanlarda beni köprüde bile olsa durduruyor ve gerçekten hiç benzin kullanmadığını ve egzozu olup olmadığını soruyorlar. gerçekten elektrikli araçlara, yenilebilir enerjilerin sunduğu teknolojilere çok meraklı. Bir kez başladı mı çok büyük ilgi göreceğini düşünüyorum. Zaten milletimiz benzin fiyatlarında da bunalmış durumda. Bir de karakterimiz gereği yeniliklere ve inovasyona çok yatkın bir milletiz.

Elektrikli araçlar konusunda kısa vadede büyük bir ilerleme olacağını düşünüyorum. Ben de yakın bir zamanda cipimi satıp elektrikli araç kullanmayı planlıyorum. Hem ekolojik yani doğaya zarar vermiyor, hem de ekonomik. 450 TL benzin parası vereceğime aynı menzil için 7 TL’lik elektrik parası ödemek bana çok daha mantıklı geliyor.

Kullandığım aracın bataryası kiralandığı için bir maliyet oluşturuyor ancak maliyetin ileride düşeceğini, hatta uzun vadede ortadan kalkacağını düşünüyorum.

Eko Yenilenebilir Enerjiler A.Ş. şirketinin CEO’su Serhan Süzer.

“NÜKLEER ENERJİDE RİSK SIFIR DİYEMEZSİNİZ”

Otomobil sektörü elektrikli araçlara büyük yatırımlar yapıyor. Ancak dünyanın en zengin firmalarını temsil eden ve en güçlü lobiye sahip olan petrol firmaları bu sektörün gelişmesine nasıl bakacak?

Herkesin bir misyonu var. Petrol üreticilerine şu tavsiyede bulunmak istiyorum. Petrolü yakmayalım. Bu tavsiyem doğalgaz için de geçerli. Fosil yakıtları yerin altından çıkarıp yakmak son derece yanlış bir davranış. Belki de 80 küsur yıldır böyle bir uygulama var ancak doğru değil. Fosil yakıtları yakarak karbon salınım miktarını maksimum seviyeye çıkarıp doğanın dengesini bozuyoruz. Oysa yerin altından çıkardığımız  önemli bir kimya endüstrisinin oluşmasını sağlayan bir madde. Plastik gibi geri dönüştürülebilir ve gelecek nesillerin kullanacağı birçok madde, petro-kimya süreçleriyle elde ediliyor. Bu ürünleri masa, sandalye, bilgisayar, televizyon ve araba gibi hayatımızın birçok alanında kullanıyoruz. Doğalgaz, bugün gübrenin en büyük ham maddesi. Biz doğalgazdan gübre yapacağımıza, yakıyor ve atmosfere karıştırıyoruz.

Fosil yakıtların kullanıldığı sektörlerde çalışan arkadaşlarımızın bunun farkına varması gerektiğini ve bu yakıtların yakılmaması gerektiğini ve petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların hammadde olarak kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Gelecekte doğru yolu bulacağımıza inanıyorum.

Nükleer enerji projeleri ülkemizde hala tartışma konusu. Gerçekten ihtiyacımız var mı?

Ben nükleer santrale karşıyım. Nükleer santralin neden olabileceği zararların detaylı olarak konuşulmadığını düşünüyorum. Japonlar mükemmeliyetçi bir millet. Metro treni 15.02’de gelecek diyorsa, tren o dakikada istasyonda olur, şaşmaz. Bu millet, Mart 2011’de yaşanan depremin ardından Fukuşima Daiçi nükleer santralini vuran tsunami riskini hesaplayamadı. Bu risk belki yüzde 0.000001 gibi bir risk olmasına rağmen gerçekleşti ve çok ciddi bir hasar oluştu, hala da giderilemedi. Nükleer kaza riskinin kimse sıfır olduğunu söyleyemez. Ayrıca, alınması gereken tedbirler konusunda güven veren bir çalışma gerekiyor. Maalesef Türkiye’de her gün sanayi kazaları gerçekleşiyor. Bu yüzden kaza riski sıfır kimse diyemez.

Bir başka ele alınması gereken husus, insanların bakış açısı. Anne tarafım Karadenizli ve Trabzonlu akrabalarımızla konuştuğumuzda insanlar Çernobil’i hala hatırlıyor ve bundan bütün Karadenizliler etkilendiler. Bu kadar yakınımızda ve yakın bir zaman önce olmuş bir felaketi de unutmak mümkün değil.

Nükleer kaza riskinin yanında, bir de nükleer atık konusu söz konusu. Türkiye, atıkları gömmek için Rusya’daki gibi Sibirya’nın uçsuz bucaksız topraklarına sahip değil. Ortaya çıkan atıkların ne yapılacağı çok önemli bir konu.

Bir üçüncü önemli husus, atık ısı. Şunu biliyorum, ABD’de birçok santral, atık ısı sorununu halledemediği için kapatılıyor. Ortaya çok ciddi bir ısı çıkıyor. Bu yüzden birçoğu deniz kenarında olan santraller, bu ısıyı denize aktarıyor. Sonuç olarak oradaki doğal yapı inanılmaz bir zarar görüyor. Sonunda nükleer santralin ısıyı aktardığı denizdeki tüm ekosistem yok oluyor. Türkiye’de bugün nükleer santral için düşünülen Sinop, Mersin gibi yerler ise bu tür bir olasılığı aklımızdan geçirmek bile istemediğimiz kadar cennet yerler.

Nükleer tehdit konusunda bir konu dikkatimi çekiyor. Dünyanın dört bir yanındaki okyanuslarda birçok gelişmiş ülkeye ait çok sayıda nükleer denizaltı geziniyor, nükleer başlıklı füzeler cephaneliklerde bekliyor. Bu konuda neden daha fazla ses çıkmıyor?

Bu işin uzmanlarıyla bu konular hakkında ne zaman konuşsam, konu dönüp dolaşıyor ve ülkenin kendini savunabilmesine çıkıyor. Açıkçası nükleer konusundaki uzmanlar, söylediklerimin gerçekliğini kabul ediyor ancak ikna edilemiyorlar. Nükleer kaza riskinin sıfır olmadığını, atık ısının ciddi bir sorun olduğunu, nükleer atıkların ciddi olarak tartışılması gerektiğini kabul ediyorlar. Ancak tüm bu konular dönüp dolaşıp ulusal güvenliğe gelebiliyor.

Greenpeace, ABD merkezli bir kuruluş ve kendi ülkelerinde de çok aktifler. Greenpeace’e kalben bağlı olduğumu söylemek istiyorum çünkü eylemlerini tüm insanlık için yapıyorlar. Bazı eylemleri biraz sert gelebilir ancak hepimizi temsil ediyorlar. Eğer bir dengeyi kurmayı sağlayabilirsek, Greenpeace’in eylem yapmasına bile gerek kalmayabilir. Bu da ekoloji ve ekonominin bir arada gidebileceği bir sistem ortaya çıkarılması. Bugün yaptığınız bir işin ekonomik değeri oluyor ve para kazanıyorsunuz ancak ekolojiyi mahvediyorsunuz. Bana göre yapılması gereken, ekolojiye zarar veren unsurları ekonomik olarak cezalandıracak; ekolojiye fayda getiren şirketleri de ödüllendirecek. Kapitalist sistemde mutlaka bir ayarlama yapmamız gerektiğine inanıyorum.

Bugün her yer rant. Giderek yaşam alanımız daralıyor. Bunun artık durması lazım.

Kosta Rika Fahri Konsolosu olmanız yeşil enerji hayallerinizde size ilham veriyor mu?

Kosta Rika bana çok büyük ilham veren bir ülke. Doğaya ve eğitime son derece hassas bir ülke olması beni etkiliyor. Ordusu olmayan, gelirinin büyük kısmını eğitime yatıran bir ülke. Ülkenin yüzde 25’i ulusal parklardan oluşuyor. Sirkleri 10 yıl önce yasakladılar ve 2 yıl içinde tüm hayvanat bahçelerini kapatıp hayvanları doğaya salmayı planlıyorlar. Vahşi doğada yaşayamayacak yaşlı hayvanlar içinse barınaklar hazırlayacaklar.

Enerjisini yüzde 95 yenilenebilir enerji kaynaklarıyla sağlıyorlar. 2021 senesi itibariyle karbon salınımlarını sıfıra indirmek gibi bir hedefleri var. Kosta Rika gibi bir ülkenin fahri konsolosu olmam şans eseri oldu ama benim kendi felsefeme de çok uyduğunu söyleyebilirim. Kosta Rika’yı resmi olarak Türkiye’de temsil ettiğim için gurur duyuyorum.

Bu habere puan verin
En yüksek puan alan haberler
Düşük
0.5 puan ver1 puan ver1.5 puan ver2 puan ver2.5 puan ver3 puan ver3.5 puan ver4 puan ver4.5 puan ver5 puan ver
Yüksek

0 kullanıcıdan 0 puan.
Facebook'ta Paylaşılanlar
0 Yorum yapmak için .
olarak oturum açmışsınız. Çıkış?
Gönder
0/1000

reklam