Taramayı geç
Güncelleme: 09:34 TSİ 12 Ekim. 2012 Cuma
Sponsor: 
Paylaş

'Dünya'yı 50 yıl içinde terk etmemiz olanaksız'

Koç Üniversitesi rektörü Umran İnan, insanlığın 50 yıl içinde Dünya'yı terk etmesinin anlamsız olduğunu ve teknolojik olarak mümkün olmadığını ifade etti. İnan, Dünya'nın uzun yıllar insanlığın tek evi olmayı sürdüreceğini ve gerekli olan tüm kaynaklara sahip olduğunu belirtti.

Müfit Yılmaz Gökmen
ntvmsnbc
Güncelleme: 09:34 TSİ 12 Ekim. 2012 Cuma

İnsanlık 21’inci yüzyılda geride kalan ilk 10 yılın ardından, yıllarca bilimkurgu filmlerine konu olan bir geleceğin temellerini oluşturan teknolojileri geliştirmeye başladı. Günümüzde en çok ileriye dönük yatırım yapılan alanlardan biri uzay ve havacılık.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler günümüzde uzay-havacılık yatırımlarını hızla artırıyor, uzay turizmciliğinden madenciliğine, Mars’ın keşfinden radyasyon kuşaklarının analiz edilmesine kadar sayısız proje çizilip hayata geçirilmeye çalışılıyor. Tam 36 yıl boyunca ABD’nin Stanford Üniversitesi’nde akademisyenlik yapan ve uzay araştırmalarına sağladığı katkıdan dolayı NASA’nın Antarktika’daki karla kaplı bir dağına adını verdiği Türk bilim insanı Umran İnan, uzay keşfinin önemini ve yakın gelecekte bu alanın bize yararlı olması adına neler yapılması gerektiğini ntvmsnbc’ye anlattı.

2009’dan bu yana Koç Üniversitesi rektörlüğü görevinde bulunan İnan, ‘uzayın sınırları olmayan genişliğiyle insanların hem hayal gücünü, hem de teknolojik kabiliyetlerini geliştirmesi adına mükemmel bir araştırma alanı olduğunu’ belirtti. Dünya’yı terk ederek Mars veya başka bir gezegene yerleşmenin gereksiz ve olanaksız olduğunu ifade eden İnan, teknolojinin barış ve düzen içinde yaşamamızı bize öğreteceğini anlatırken, merak ettiğimiz birçok soruya cevap verdi:

Haberin devamı ↓
reklam

İnternette hakkınızdaki kalıplaşmış bilgileri bir kenara koyarak kısa bir özgeçmişinizi sizin ağzınızdan alabilir miyiz?

Ankara Koleji mezunuyum. 1972 yılında ODTÜ’den mezun olduktan sonra 1973 yılında aynı üniversitede yüksek lisans yaptım. Daha sonra ABD’nin California eyaletindeki Stanford Üniversitesi’nden burs alarak  akademik eğitime orada devam ettim. Stanford Üniversitesi’nde doktoramı verdikten sonra aynı üniversitede öğretim üyesi olarak atandım. 36 yıl boyunca burada öğretim üyesi olarak görev aldım.

Uzun yıllar yakın uzay olarak tanımladığımız, dünyanın çevresindeki fiziksel olayları inceleyen çok kapsamlı çalışmalar gerçekleştirdik. Uydular, uzay mekiği veya Antarktika’da kullanılan bir araştırma platformu olsun, birçok projede yer aldım, 50’den fazla doktora öğrencisini mezun ettim. Atmosferin ötesinde, elektronlarla protonların elektromanyetik dalgalarla nasıl etkileşime girdiğini analiz eden ve modelleyen birçok çalışmada bulundum. Ayrıca, okyanuslarda, gemilerde ve kutuplarda gerçekleştirilen araştırmalarda görev aldıktan sonra 2009’da Koç Üniversitesi’ne rektör olarak atandım.

Stanford’da hâlâ doktora öğrencilerim var ve bazı çalışmalarım devam ediyor. Hatta geliştirilmesi tamamlanmış olan ve 2015 yılında fırlatılacak bir uydu projesi mevcut. ABD’de bir uydu projesi yaklaşık 15 yıl sürüyor. Şu an fırlatılmak için hazır hale getirilmiş olan uydu projemiz de 1999-2000 yıllarında başladı. Tüm testlerinin yapılmasının ardından bir roketle dünya etrafında bir yörüngeye atılması aşamasına geldi. Her zaman her boyutta ve güçte roket bulamadığınız için bizim projemiz de uzaya atılmak için sırasını beklemek durumunda. Biz de, 2015 yılında roketin de hazır olmasıyla atılacak olan bu projeyle yapılacak olan gözlemlere hazırlanıyoruz. Tabii ki roketleri de bizim projemizi fonlayan devlet kurumları Lockheed Martin veya Northrop Grumman gibi uzay havacılık ve savunma firmalarına inşa ettiriyor.

Uzaya bir uydu gönderilmesi sürecinde en zorlayıcı kısım hangisi?

Uzay görevlerindeki en zor aşama, bir şeyi uzaya gönderebilmek. Uzaya gönderdiğiniz her bir kilogramın çok büyük masrafı var. Roketin teknolojik donanımından kullanacağı yakıtın masrafı bir yana, gönderilen uydunun uzayda belirlenen görev süresi boyunca bozulmadan çalışması gerekiyor. Ancak genel olarak zorluğu kilograma dökebiliriz. Gönderilecek olan cisim ne kadar ağırsa bu iş de o kadar zorlaşıyor. Örneğin elinizde 200 milyon dolarlık bir proje varsa, bu projenin üçte ikilik kısmı o cismi uzaya atabilmekle ilgili.

Benim genel olarak inandığım şey, uzaya atacağınız bir uydunun hangi görevi yerine getireceği bilim insanları için ne kadar önemliyse, toplum için aslında o kadar önemli olmayabilecek olması. Toplum için önemli olan bu tür çalışmaların yapılıyor olmasıdır. Eğer bu tür çalışmalar yapılmazsa, uzayı anlamamış oluruz. Uzayın anlaşılmaması dünya yüzündeki toplumsal yaşamımız  için çok önemli olmayabilir ancak bu çalışmaların eksik kalması halinde, hem hayal gücümüzü törpülemiş oluruz hem de uzayı anlamak için verilecek çabanın bize kazandıracağı teknolojik gelişimlerden mahrum kalmış oluruz.

‘UZAY ÇALIŞMALARI ABD TOPLUMUNA SAYISIZ FAYDA GETİRDİ’

ABD’ye bakarsanız, bu toplumda 1960’lı yıllarda başlamış olan uzay çalışmaları, bugüne dek sağladığı teknolojik gelişmelerin tüm yan faydalarını topluma yansıttı. Bu gelişmelerin en önemli yan faydalarından bir tanesi, insan beynini ve hayal gücünü tetiklemesidir. Yani, insanların yaşamadığı yerlere siz teknolojik bir araç götürerek araştırmalar yaptığınız zaman, hem hayal gücünü hem de teknolojiyi sonuna kadar sorguluyorsunuz. Bu zorlamanın getirdiği bir motivasyon ve bu motivasyonun getirdiği bir kazanım var. Bu kazanımı sağlamak için çaba göstermek zorundayız.

‘Yakın uzay’ alanı hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

Yakın uzay çalışmalarının hedefi, uzayın fiziksel özelliklerini anlamaktır. Bu alanda da ekonomik ve mühendislik çalışmaları öne çıkıyor. Örneğin yerde bir telekomünikasyon sistemi kuracaksınız, uzaydaki uydularla göndereceğiniz sinyallerle bu sistemi çalıştıracaksınız. Bu uyduların her birinin yaşam süreci, yani uzaya fırlatıldıktan sonra bozulmadan kaç yıl çalışacağı, tamamen teknolojiyle alakalı. Ayrıca uzaydaki ortamı çok iyi anlamak gerekiyor. Uzaydaki yüksek enerjili elektronlar ve protonlar, uzay araçlarının içinden mermi gibi geçiyor. Geçerken de uzay araçlarının içindeki elektronik donanımları olumsuz olarak etkiliyorlar. Zamanla biriken ‘radyasyon dozu’, uzay araçlarının görevlerini yerine getiremez hale gelmesine neden oluyor. Bu sefer, uzaya yeni bir uydu göndermeniz gerekiyor. Bir telekomünikasyon şirketinin de getirisinin önemli bir parçası olan uyduyu yenilemesi ve bunun getireceği ek maliyetin bilincinde olması gerekiyor. Böylece, yakın uzay, ekonominin de bir parçası haline geliyor. Ekonomik olarak bu faaliyetleri sürdürebilmenin yolu da uzayı anlamaktan geçiyor.

Apollo 11'in ateşlenmesi.

Uzay çalışmalarındaki yan faydaların ABD toplumuna yansımasından bahsettiniz. Türkiye’ye bakarsak, teknolojik gelişim sürecimizde toplumun uzayla olan ilişkisinde bir kopukluk olduğunu söyleyebilir miyiz?

Türkiye’de bir kopukluk olduğuna inanmıyorum. Ben 1970’li yıllarda ABD’de elektromanyetik dalgalarla elektron ve protonların etkileşimi modelleme çalışmaları yaparken, henüz ‘Uyduların uzaydaki görev süresi ne kadar olur’ gibisinden uygulama çalışmaları yoktu. Biz bu çalışmaları yaparken, ‘Bunun yararı ne, neden yapıyorsunuz’ diye sorarlardı. Cevabımız, ‘Bunun uygulaması 20-25 yıl sonra’ demek olurdu. On yıllar önce yaptığımız bilimsel çalışmaların önemi, uyduların hayatımıza kazandırdığı fayda anlaşıldıkça ortaya çıkmaya başladı. Kısaca yapmış olduğum araştırma 25 yıl sonra uygulamaya dönüştü. Bugün Antarktika’da ya da bir çölün ortasında birçok kişi çok sayıda araştırma yapıyor olabilir. Ancak bu araştırmalardan hemen bir uygulama çıkmasını beklememeliyiz.

‘BİLİMİ ACELEYE GETİRMEK BÜYÜK BİR KAYIP OLUR’

Bilimsel araştırmalar, ‘Bunun bir uygulaması var mı yok mu’ sorusuyla tıkanmamalı. Aynı şekilde siz araştırmaları süzgeçten geçirmeye çalışırsanız, yarının cevaplarına ulaşmanız imkansızlaşır. Demek lazım ki, gelişmiş toplumlarda, en iyi üniversitelerinin, en iyi bilim insanlarının ve en iyi öğrencilerinin, uygulama olsun olmasın, sadece merak dürtüsüyle takip edilen konularda araştırma yapmaları lazım. Bir toplum bu araştırmaları yaptığı zaman, ‘Bunun maliyeti ne kadar, bunun getirisi ne olacak’ şeklinde düşünürlerse, araştırmaların yıllar sonra kazandırabileceklerini bir kenara itmiş oluyorlar  ve büyük bir hata yapıyorlar. Her merak ettiğimiz şeyi yapamayız elbette ama insanın da merak eden bir yaratık olduğunu göz ardı edemeyiz.

Bilimsel araştırmaları, ‘merak güdümlü’ dediğimiz merak dürtüsüyle takip etmemiz ve hemen bir uygulamayla sonuçlanmalarını beklemememiz lazım. TÜBİTAK, bir araştırmayı fonlarken, bir uygulaması var mı yok mu diye bakmıyor. Sanayi Bakanlığı ile patentlerin ve  icatların artırılması için görüşmeler yapılıyor. Gelecek 10 yıl içinde, uygulamalı, yani patentlere dönüşebilecek araştırmalara da önemli ölçüde yatırım yapılacak. Zaten Türkiye’nin gelecek 10 yıl içinde AR-GE’ye ayıracağı para çok yüksek. Dolayısıyla, yakın zamanda  ürüne dönüşebilecek uygulamalı araştırmaların da, hemen sonuç vermeyecek ama merak dürtüsüyle yürütülen araştırmaların da beraber götürülmesi mümkün olacaktır.

‘TÜRKİYE GELECEĞİN UZAY TEKNOLOJİLERİNİ ÜRETEBİLİR’

Genel olarak bakarsak, Türkiye’nin uzaydan kopuk olduğumuza inanmıyorum. Eğer uzay araştırmalarına yeterince odaklanmadıysak, bu henüz sırası gelmediği içindir. ABD’de on yıllar önce yapılan bir araştırmayı bugün Türkiye’de yapmıyoruz diye suçlamada bulunmak yanlış olur. Zaten on yıllar öncesindeki gündemle, bugünkü gündem çok başka. Türkiye 20-30 yıl sonrasının uzay uygulamaları olabilecek çalışmaları takip eden bir ülke.  Ülkemizde Havacılık ve Uzay Genel Müdürlüğü'nün kurulması bunun bir göstergesi. Gerek üniversiteler ve gerek Ulaştırma Bakanlığı’nın başını çektiği projeler olsun, Türkiye’de bu alanda çok önemli gelişmeler olacak. Bu noktada ‘Türkiye neden bunlarla ilgileniyor’ demek veya sadece ‘hemen uydularımızı yörüngeye koyalım, askeri uydularımız olsun’ dememek lazım. Esasında, ‘Bugüne kadar uzayda kimsenin kurmadığı bir radar düzeneğini nasıl kurarım’ gibi sorular sormak ve ‘Yeryüzündeki bir nesnenin bugüne kadar uzaydan elde edilmiş en ayrıntılı görüntüsünü nasıl elde edebiliriz’ gibi amaçlar belirlemek, sınırları zorlayıcı olacaktır. Sınırları zorlayıcı çalışmalar, hem hayal gücü hem de teknolojik getiri açısından her zaman daha faydalıdır.

Türkiye dünyada kendi uydusunu üretebilen ülkelerden bir tanesi. Peki gelecek 10 yıl içinde sınırları ne kadar zorlayabiliriz, ne kadar ilerleme kaydedebiliriz, bir görüşünüz var mı?

‘Bayrak dalgalandırma’ gibi bir uygulama veya amaç olmaması gerekir. Bana sorarsanız Çin’in yaptığı biraz buna benziyor. ABD’li astronot Neil Armstrong 40 yıl önce Ay’da yürüdü geldi, bir süre önce de Çinli astronot Dünya’nın etrafında döndü. Bu başarının Çin’e büyük teknolojik bir çabaya mal olduğunu zannetmiyorum. Zaten on yıllar önce var olan bir teknolojiden yola çıktılar. Aynısını bir gün Türkler yapacaksa, Dünya’nın etrafındaki dönüşünde bugüne kadar yapılmamış yeni bir ölçüm yapmalı ki bu görevin bilimsel bir getirisi olsun. Bugün tıp, biyoloji, nanoteknoloji ve enerji gibi alanlarda da en meraklı, yetenekli beyinlerimizi kanalize etmemiz gereken alanlar var. İnsanların doğuştan içlerinde var olan heves ve heyecanları, toplumların en büyük kaynağıdır. Bu yüzden eğitim sisteminin bu merakı ve hevesi en iyi şekilde kanalize etmesi lazım. Örneğin kanserin çözümü olacak tedaviyi bir Türk bilim insanının keşfedip keşfetmeyeceğini bilmiyoruz. Tüm dünyada herkesi etkileyen bir hastalık için yine dünya genelinde araştırma yapılıyor. Türkiye’nin en yetenekli insanlarını, en serbest ve en hür şekilde, kendi meraklarını takip edecekleri konuma getirmek lazım ki, biz törpülediğimiz için kanserin tedavisini bulmaktan geri düşmesinler. Yeteneklerin önünü açmak için serbest bir alan yaratmak, şöyle böyle olması gerekir diye şart koşmamak, yeniliklere açık olmak gerekir. Böylece gençlerimizin meraklarını takip etmelerini sağlamış oluruz.

Türkiye’deki bilimsel çalışmalara baktığımızda nasıl bir seviyede olduğumuz söylenebilir?

Türkiye bence ABD’yle bile kıyaslandığında AR-GE ve fon imkanları açısından çok hevesli. Türkiye şu anda GSYİH’nın yüzde 0.9’unu AR-GE’ye harcıyor. 2023’te bu oranın yüzde 3’e çıkarılması hedefleniyor. Bu araştırmaya 60 milyar dolar gibi çok daha büyük bir para yatırmak demek. Birçok ülke 10 yıllık dönemde AR-GE’ye böyle bir para harcamayacaktır. Tabii bu bütçenin doğru kanalize edilmesi lazım. AR-GE yaparken sadece ürün geliştirmeye odaklanmak, katlanarak gelecek gelişmeleri törpüleyecektir.  Araştırma ve geliştirmeyi dengelemek için, uygulamalı araştırmalar ile merak dürtüsüyle yürütülen araştırmalar arasında denge kurmak gerekiyor.

Ben merak dürtüsü oluşturan araştırmalara ‘bilinmeyen bilinmeyenlerin takibi’ diyorum. Bir de ‘bilinen bilinmeyenlerin takibi’ var. Bilinen bilinmeyenlere, sanayinin bir alanındaki problemler örnek gösterilebilir. Bu problemleri üniversitelerde öğrencilerin yetenekleriyle eşleştiriyorsunuz. Bunu yapabilirsiniz, çözüm üretirsiniz ama bence bu çok olağanüstü bir şey değil. Öte yandan bilinmeyen bilinmeyenler içinde sanayiyi 10 yıl sonra sıçratacak veya batıracak gelişmeler yatıyor olabilir. Ancak bu atılımları kurumların AR-GE bölümündeki insanlar kendi kutularının içinden baktıkları sürece göremezler. Bu yüzden üniversitelerde öğrencilerin çeşitli konularda düşünüp, araştırma yapmalarını sağlayacak serbest bir ortam oluşturulması gerekiyor. Uygulamanın ne olduğu bilinmeden araştırma yapılırken birden ortaya yeni şeyler çıkacaktır. Belli bir alana yönelik 100 tane araştırma yapılacak olsa, 99 tanesinden raflara konulacak tezler çıkacaksa, bir tanesinden de bu sıçratacak uygulama çıkacaktır.

‘TEKNOLOJİK GELİŞİM İÇİN MERAK GEREKİYOR’

Türkiye uzay-havacılık alanında kendisine yön belirlerken bahsettiğiniz çizgide mi ilerlemeli?

Kaynak geniş olduğu zaman, iki araştırma türü de aynı anda yürütülebilir. Önemli olan, merak dürtüsünün kaybolmaması. Merak dürtüsü taşıyan araştırmalar ki bunlara AR-GE’nin AR’ı diyebiliriz, çabuk kazanım heyecanlarına kurban gitmemeli. İnsanların hayal edilmeyen alanlarda yapacağı çalışmaları desteklemeli ve bu araştırmalara yönelik makalelerini yaymalıyız. Yapılan bu araştırmalarda nasıl bir uygulama çıkacağını araştırmayı yapan kişi bile bilemeyebilir ama şurası kesin ki bir gün uygulama çıkacaktır.

Örnek vererek ifade edersem, araştırmanın neresinden bir uygulama çıkacağını bilemiyorsunuz. Trafikte giderken yeşili gördüğünüzde duruyorsunuz. Çünkü sürücünün ayağını gazdan çekip frene koymasıyla geçen gecikme süresi söz konusu. Ancak öyle bir teknoloji geliştirilse ve tüm araçlar yeşil ışık yandığında aynı anda hareket etse, trafik  aynı anda akmaya başlar. Bu bir uygulama örneği ancak bu uygulamanın ortaya çıkması için gereken keşfin ne olacağını bilmiyoruz. Bir gün araçların birbirlerini trafikte denetleyerek gidecekleri bir uygulama bir yerlerde saklı, ancak bunu geliştirecek meraka sahip insan nerede bilmiyoruz. Bazı buluşlar ekonomik yetersizlikten değil, teknolojik yetersizlikten yapılamıyor. Teknolojik gelişimin olması içinde sınırları zorlayan bir merak dürtüsü şart.

TÜBİTAK üretimi RASAT uydusu.

Genel tabloya baktığımızda küresel uzay-havacılık projelerinde tam bir karmaşa görüyoruz. ABD 2040’ta Mars hedefi koymuş, Rusya ve Çin daha önceki bir tarihte Ay’a gitmekten bahsediyor. Özel şirketler Uluslararası Uzay İstasyonu’na (ISS) kargo gönderdikleri gibi ilk önce yörünge altında, ardından gezegenler arası turistik uçuşlara başlamaktan bahsediyor. Hollandalı bir televizyon kanalı, Mars’ta TV programı çekeceğim diyor. Dahası, sözünü ettiğimiz bir bayrak yarışı da söz konusu. Siz şu anki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Karmaşanın olması normal. Devletlerin de aralarında bulunduğu çok sayıda girişimci mevcut. Belli hedefler çiziliyor ve bu hedeflere ulaşmayı sağlayacak ekonomik altyapı sağlanmak isteniyor.  Özel teşebbüsün ise uzayda projeler gerçekleştirmesinin önünde hiçbir engel yok. Bir özel şirketin uzay aracının veya uydusunun bir yerleşim birimine düşmesi durumunda nasıl bir sigorta ve hukuk süreci işleneceği bile biliniyor. Özel teşebbüs, belli ekonomik hedefler peşinde koşarken teknolojik gelişimleri zorlayabilir ve bu şekilde belli hedeflere devletlerden daha çabuk ulaşabilir.

  İLGİLİ HABER

Mars’a ilk önce çıkmaları gibi?

Mars’a ABD devletinden önce bir özel şirketin çıkıp çıkmayacağı, tamamen kaynaklara bağlı bir mesele. Bana sorarsanız çıkamaz, çünkü bu projenin boyutları özel teşebbüsün altından kalkabileceği gibi değil. Ay’a çıkabileceklerini düşünüyorum ama Mars hedefi yüz milyarlarca dolar gerektiren çok daha zor bir proje. Zor olması motive edici olabilir, belli kazanımlar sağlayabilir ve ortaklık yapılmasını da tetikleyebilir.

Devletlerin ve özel şirketlerin öne sürdüğü ve 2016’da yörünge altı turistik uçuşlardan 2040’ta Mars’a çıkılmasına uzanan bir kronoloji var. Bu planların sizce bahsedildiği gibi gerçekleşme olasılığı nedir?

Bu tamamen kehanete giriyor. Ama uzay-havacılığın bir gün toplumdaki herkesin yaralanabileceği bir hizmet haline gelip gelmeyeceği tartışılabilir. Süpersonik Concorde uçağının bileti 20 bin doların altına inmediği gibi çok gürültü çıkarıyordu ve kullanımdan kaldırıldı. Ancak herkesin kullanabileceği bir uçak geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapılabilir.

Uzayda koloni kurulması ve seyahatlarin başlaması ne kadar gerçekçi?

İnsanlar eski zamanlarda bir gemiye binip Atlantik’e açıldıkları zaman, geri gelmeleri bir sene sürebiliyordu, hatta geri gelmeyenler oluyordu. Mars’a yapılacak ilk seferlerin tek yönlü olması ihtimali yüksek. Mutlaka böyle bir maceraya atılmak isteyen insanlar çıkacaktır. Her ne kadar insan ve toplum psikolojisi buna karşı olsa da, gidip geri gelmemeye razı olanlar olacaktır. Yeni Kıta’nın keşfi gibi, Mars’ta koloni kurulması için yeterli teknolojiyi yanınızda götürürseniz bunu başarabilir, hatta geri de dönebilirsiniz. Bu da projenin ekonomisine dayalı olacaktır. Bilemeyeceğim konularda kehanette bulunmak istemiyorum ama hakikaten zor bir iş olduğunu söyleyebilirim.

‘DÜNYA’YI TERK ETMEMİZ İÇİN BİR NEDEN YOK’

Mars bilim dünyasının yakın zamanda en çok öne çıkardığı konulardan biri. Astronomik gelişmelerin, haberlerin neredeyse yarısını oluşturuyor. Bu heyecan ve merakın, insanlığın yakın zamanda Mars’ta koloni kurma eğilimine işaret ettiğini söyleyebilir miyiz?

Hayır, bana sorarsanız öyle bir şey yok. Örneğin kısa bir süre önce NASA, Dünya’nın radyasyon kuşaklarını incelemesi için iki tane uydu fırlattı. İki uydu birbirileriyle koordineli olarak ölçümler yapacak ve biraz önce bahsettiğim, uyduların uzaydaki görev sürelerinin sınanması konusunda önemli bilgiler toplayacak. Bana sorarsanız bu da çok büyük bir proje. Milyarlarca dolarlık uydu projelerini etkileyecek olan bu proje, bence Mars projesi kadar büyük bir öneme sahip. Voyager-1 uzay aracının Güneş Sistemi’nden çıkarak yıldızlararası uzaya girecek olması da bir başka büyük çaplı bir olay. Bunların yanı sıra Satürn’de çok önemli gözlemler yapan Cassini uzay aracı var.

Radiation Belt Storm Probes uydularından birine ait çizim.

Mars, basının daha çok ilgisini çeken bir yer. Ayrıca şimdi orada ölçümler yapan bir keşif aracı, Merak (Curiosity) var. Curiosity fiziksel ve kimyasal deneyler gerçekleştirerek atmosferi, Mars’ın yüzeyini inceliyor, su var mı diye araştırıyor. Tüm bu araştırmalar da heyecanla takip ediliyor.

Mars’ın ve Ay’ın yanı sıra, bir diğer koloni kurabileceğimiz yerlerden biri olarak gösterilen Satürn’ün uydusu Titan var. Sizce 10 ya da 20 yıl içinde olmasa da, 50 yıl sonra insanlığın Dünya dışında yeni yaşam yerleri bulması gerekmeyecek mi?

50 yıl içinde insanlığın Dünya’dan çıkması gerektiğine kesinlikle inanmıyorum. 50 yıl içinde bunu gerektirecek bir şey mi olmasını bekliyoruz ki? Savaş mı olacak mesela?

Ben geleceğe karamsar bakan bir insan olarak savaş çıkabileceğini düşünüyorum. Politik bunalımların dışında kutupların erimesi gibi doğal olumsuzluklar da söz konusu…

50 yıllık süreçte insan nüfusunun artışı veya kutupların erimesi nedeniyle Dünya’nın yaşanmaz bir yer haline geleceğine inanmıyorum. İnsanların büyük gruplar halinde Dünya’dan başka gezegen veya uydulara göç etmesini de şu an bilimkurgu olarak görüyorum. İnsanların Dünya’ya daha fazla hassasiyetle yaklaşacağına ve bilimin, çevrenin daha iyi kullanılması adına faydalar sağlayacağını düşünüyorum. Özellikle yenilebilir enerjinin çok daha etkin bir şekilde kullanılmaya başlanmasıyla, insanlık Dünya’yı çok daha iyi koruyacaktır. Ben insanların nükleer silahları da kullanmamaları gerektiğini anlayacaklarını ve barış içinde yaşamayı öğreneceklerine inanıyorum. Kısaca iyimserim ve ümit var diyorum. Nükleer silah kullanmak tek kelimeyle delilik. Böyle bir deliliğin olmayacağına inanıyorum.

Uzay keşiflerinde çalışmalara devam ederken, insanlığın Dünya’yı daha uzun asırlar boyunca kullanmasını sağlayacak teknolojileri nasıl hayatlarımıza kazandıracağız ve düzene sokacağız?

Bunu planlamak oldukça zor. ‘Hangi araştırmaları yapalım, hangilerini yapmayalım’ şeklinde düşünürsek, bazı avantajları yitirebiliriz. Yapılması gereken, insanların merak dürtüsünü teşvik ederek, araştırma olgusunu desteklemek gerekiyor. İsteyen Mars’ı araştırsın, isteyen bir başka yeri araştırsın. Üniversitelerimizde bazı öğrencileri Curisosity’den gelen verilerle Mars’ı incelerken, diğerleri Ay’ı ve Titan’ı analiz etsin, yeni enerjileri araştırsın. İnsanlar merak dürtüleri doğrultusunda araştırma yapabilsinler. Üniversiteler bilimin üretildiği, genç insanların meraklarını takip edebildiği yerler olsun. Önemli olan unsur bu. Üniversiteler nesiller arasında diyalog kurulan yerler. Bu diyaloglarla bilinmeyen bilinmeyenler ve bilinen bilinmeyenler araştırılmalı ve ne zaman nasıl bir şey olacağı bilinmeden sonuçlar alınmalıdır. Zaten alınacak sonuçlar bilinse, yeni diyebileceğimiz bir şey de olmazdı.

Uzay’ın keşfindeki teknolojilerin geliştirilmesinden bahsederken, bugün Soğuk Savaş dönemindeki gibi ülkeler arasında bir rekabet yaşandığını söyleyebilir miyiz?

Rekabet her zaman yararlıdır ama askeri rekabet için aynısını söyleyemem. Kaynakların askeri yatırımların öne çekilerek harcanması üzücü olur. Ancak devletler var oldukça bazı çıkarları için amaçlar da belirlemeye devam edecekler. İnsanların daha barış içinde yaşaması en büyük isteklerimden biri. Bazı devletler 100 tane savaş uçağı yapacağına aynı bütçeyle çok daha muazzam işler çıkarabilir.

‘KAYNAK BULMAK İÇİN ÇOK DAHA DERİNE İNEBİLİRİZ’

Birkaç ay önce ABD’deki dev teknoloji şirketleri bir araya gelerek asteroitlerde madencilik yapmak amacıyla ‘Gezegensel Kaynaklar’ adıyla bir şirket kurdu. Atmosferin üst katlarından elektron çekilmesi, önemli madenlerin gök taşlarından elde edilmesi sizce ne zaman mümkün olabilir?

Yüzeyinde su izine rastlanan dev asteroit Vesta.


Bunlar bilimkurgu ürünü şeyler. Asteroitlerde madencilik yapmamızı sağlayacak teknoloji henüz yok. Dünya’da yerin altındaki kaynaklara ulaşmak, uzaydaki kaynaklara ulaşmaya çalışmaktan çok daha kolay. Bugün bile yerin ne kadar altına inebildik ki? Kaynakları Dünya’da aramak çok daha mantıklı. Eğer uzayda, Dünya’da bulunmayan bir madde varsa ve bu maddeyi taşıyan bir gök cismi tespit edilirse, yeni teknolojiler sağlaması açısından o madde alınabilir. Ancak uzaydaki madenciliğin ekonomik olarak Dünya’daki madencilikle baş edebilmesi mümkün değil.

Okyanusların derin bölgelerinin yüzde 75’inin hala keşfedilmediği belirtiliyor. Birkaç ay önce yönetmen James Cameron Dünya’nın en derin noktası olarak bilinen Challenger Deep noktasına daldı. Bilim dünyasında okyanusun derinlikleri dış gezegenlerin keşfedilmesi kadar bilinmeyen bir yerin ortaya çıkarılması gibi kabul ediliyor. Sizce derinlerdeki bölgelerin keşfedilmesiyle dış gezegenleri incelemek arasında doğrudan bir bağlantı var mı?

Evet. Dünya’nın kara olan yerlerinde de, okyanuslarda da derinlere inmek son derece enteresan. Buralara inebilecek teknolojiyi geliştiriyoruz ve buralarda ne bulacağımızı bilmiyoruz. Örneğin 15 yıl önce okyanusların derinliklerindeki sıcak su kaynaklarında Güneş ışınına ihtiyaç duymadan yaşayabilen organizmalar keşfedildi. Araştırmalar derinleştikçe, çok daha fazla şey bulunacak. Okyanuslarda uzaydaki kadar çok bilinmeyen olduğuna inanıyorum. 11 kilometre en derin nokta olarak bilinse de, çok daha derinlere inilebilir. Ancak tabii ki uzay araştırmalarının çok önemli olduğunu, uzayın, bu gezegendeki insanların varlığının önemli bir boyutu olduğunu düşünüyorum. İnsan atmosferin üzerinde, okyanusun dibinde, uzayın içinde var olabilmeli.

Koç Üniversitesi bünyesinde veya diğer üniversite veya kurumlarla yapmayı düşündüğünüz bir proje var mı?

Şu an uzay araştırmalarına yönelik büyük bir projemiz  yok ancak biz benim de bu alana olan ilgimden dolayı araştırmalara girmek istiyoruz. Özellikle mühendislik fakültemizde birçok arkadaşımız uzay alanındaki teknolojik gelişmeler üzerinde çalışıyor. TÜBİTAK Uzay ve diğer kurumlarla görüşmeler yapıyoruz ve teknolojik kapasitemizi uzay projelerine uygulayabilmek için birtakım projeler peşinde koşuyoruz.

Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Umran İnan.

Bu habere puan verin
En yüksek puan alan haberler
Düşük
0.5 puan ver1 puan ver1.5 puan ver2 puan ver2.5 puan ver3 puan ver3.5 puan ver4 puan ver4.5 puan ver5 puan ver
Yüksek

0 kullanıcıdan 0 puan.
Facebook'ta Paylaşılanlar
0 Yorum yapmak için .
olarak oturum açmışsınız. Çıkış?
Gönder
0/1000

reklam