Taramayı geç
Güncelleme: 17:52 TSİ 25 Mayıs. 2009 Pazartesi
Sponsor: 
Paylaş

Kongar: Maalesef etiketlenme kurbanıyım


< Önceki | 1 | 2 | 3

Emre Kongar kendisini nasıl tanımlar?
Ben bütün ömrüm boyunca hep aynı şeyi söyledim: Ben önce demokratım, ondan sonra da sosyal demokratım; nokta. Bu kadar basit. Bu neleri içeriyor? Önce demokrat, sonra sosyal demokrat olmak, genel kimlikleri dışlamıyor. Yani tabii ki Türküm, tabii ki Müslümanım, tabii ki Atatürkçüyüm. Tabii ki bir anlamda Batılılaşan bir Ortadoğu ülkesinin vatandaşıyım.. Bunları hiç bir zaman sorgulamadım ki... Yani ben Müslüman olayım mı, olmayayım mı; ben Atatürkçü olayım mı olmayayım mı… Ben bunları hiç bir zaman sorgulamadım. İnsan doğduğu ailenin bir vazgeçilmez kimliğiyle büyüyor. Kendi tercihleri değil ki... Ama benim kendime biçtiğim hedef ve kimlik, önce demokrat, ondan sonra sosyal demokrat olmak.

"Çok ağır bir suçlamada bulunacağım. Türkiye'de politikacılar, Türk sosyal bilimlerinin, Türkiye'deki sosyolojinin gelişmesini bilinçli olarak engellemişlerdir. Özellikle de askeri darbeler ve yönetimindeki politikacılar.

(Syf. 185)

Haberin devamı ↓
reklam

DOĞRU DÜRÜST ADAM YETİŞMİYOR
Her sosyoloji mezunu sosyal bilimci midir? Bu kadar fakülte varken, toplumu anlamada ve rehberlik etmede sayılarının bu kadar yetersiz olmasını neye bağlıyorsunuz? Ya da sizce de böyle bir sorun var mı?
Var, var... Sosyal bilimcinin bence vazgeçilmez bir tane özelliği var: Gerçekleri doğru görmek ve  doğru aktarmak. Gerçekleri görmek, süreçleri algılamak, o süreçlerin oluşumlarını, dünyayla, toplumla ilişkilerini irdelemek… Türkiye’de sosyal bilimciler bunu yapacak nitelikte yetişmiyor. Bunun da çok basit bir nedeni var: Biraz esprili olacak ama, abartmadan söyleyeyim: Sosyal bilim öğrencileri genellikle hiçbir yere girememiş -bilinçli seçenler hariç- kazanamamış olanlardır. Sonra bunlar mezun oluyor, yine onların içinden biraz yeteneklileri, dışarıda iş buluyor. Hiçbir yerde iş bulamayan en yeteneksizleri üniversitede kalıyor. Üniversitede kalanların içinde en dalkavuk olanlar, en hocalarına yalakalık yapanlar, profesör oluyorlar. Şimdi bir defa, öğretim kadrosu böyle... İki; bunlar düşünmeyi bilmiyorlar bir defa. Gerçekleri görebilmek için ona doğru dürüst yöntemle bakabilmek lazım. Diyalektik düşünce, bilinmiyor, ilişkiler aranmıyor, zıtların etkileşimine bakılmıyor. Ne oluyor? Bir aile sosyolojisi okutuyorlar bir yerde. Bir yerde siyaset sosyolojisi okutuyor. Bir yerde din sosyolojisi, kentleşme okutuluyor. Bunların birbirleriyle ilişkisini görmüyor. Bir makro model çerçevesinde görmeye çalışanlar ise, maalesef ideolojik bakımdan dogmatik, taraflı ve gerçeklerden kopuk insanlar. Ya milliyetçi açıdan bakıyorlar ya dinci açıdan bakıyorlar ya da sadece sınıfsal açıdan bakıyorlar. Marksist açıdan değil, dikkat edin... Sınıfsal açıdan bakmakla, Marksist açıdan bakmak arasında fark var. Sınıfsal açıdan çok kolay bakamıyorsunuz Türkiye’ye. Çünkü Osmanlı endüstrileşemediği için klasik sermaye sınıfı ve işçi sınıfı gelişmemiş. Dolayısıyla Osmanlı-Türk siyasal çizgisini, klasik Batı Avrupa’da gördüğümüz sermaye ve işçi sınıfı oluşumlarının süreçleri içinde irdelemek olanaklı değil. Onun için ben “21. Yüzyıl'da Türkiye” kitabımda gelenekçi liberallerle, devletçi seçkinler diye iki ayrı grupta analiz etmeye çalıştım. Sonuç: Gerçekleri algılayamıyorlar. Ya bölük pörçük bakıyorlar ya da bir bütünsellik içinde bakanlar, ideolojik bakımdan dogmatik, dinci veya milliyetçi. Onun için doğru dürüst adam yetişmiyor.

Engelleri aşamadık mı?
Aşamadık, çünkü sivil ve asker siyasi iktidarlar, sosyal bilimlerin gelişmesini istememiş. Kitapta anlattım, TÜBİTAK’a koşut bir TESAK (Toplumsal ve Sosyal Araştırma Kurumu) kurulmak istendi. Sivil politikacılar engelledi; “Ne işin var, sen bununla uğraşma” dediler.

CEHALET CİRİT ATIYOR
Herhangi toplumsal bir olguyu anlamaya çalışırken; töre cinayetlerini, ağalık rejimini, aile içi şiddeti, terörü vs...  Hangi bilgilerden yararlanabileceğimizi bilemiyoruz.
Tabii.. Çünkü son günümüzdeki tartışmalara bakın. İnanılmaz bir biçimde aklı başında köşe yazarları töre cinayetlerini Kürtlüğe bağlamaya kalktılar. Böyle bir şey olabilir mi? Halbuki bu çok açık. Bu bir üretim biçimi meselesi. Feodal dinci tarım toplumlarında töre cinayeti olur. Siz eğer o toplumu, feodal toplumu, endüstriyel-kentli topluma çeviremezseniz o cinayetler devam eder. Kürtler o yapıda yaşıyorlarsa Kürtler’de olur, Türkler o yapıda yaşıyorlarsa Türkler'de olur. Hala inanılmaz dogmatiklikler, hatta biraz sert söyleyeyim, cahillikler ortada cirit atıyor.

TÜRKİYE’NİN ENTELEKTÜEL BİRiKİMİ YOK EDİLDİ
Irak’ta savaştan sonra 500’den fazla öğretim üyesinin -sosyal bilimciler ağırlıklı-öldürüldüğünün altını çiziyorsunuz. Ergin Yıldızoğlu da Cumhuriyet’teki bir yazısında bunun çevre ülkelere de sıçramasından korktuğunu yazmıştı. 
Türkiye’de yaptılar ama... Ben, “Tarihimizle Yüzleşmek”’te de yazdım. 1980 öncesi cinayetlerle, 1990’dan sonra tekrar başlayan cinayet dalgasında öldürülenlere bakın; Türkiye’nin en iyi sosyal bilimcileridir, yazarlarıdır. Ahmet Taner Kışlalı’sından Bedrettin Cömert’inden Uğur Mumcu’sundan Muammer Aksoy’a.. Hepsi böyledir. Tabii Türkiye’nin bir anlamda entelektüel birikimi yok edilmiştir. Çok açık...

KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILMAMIŞ OLSAYDI...
Köy Enstitüleri devam etmiş olsaydı neler değişmiş olurdu?
Feodal yapı çatırdamış, belki de çökmüş olurdu. Milli gelir yükselmiş olurdu. Kırsal alanlardaki feodal yapı değişmiş olurdu. İnsanlar çok daha bireysel kimliklerine kavuşmuş olurdu. Cemaatçilikten –her türlü cemaati kastediyorum- kurtulmuş, özgürlüklerine kavuşmuş olurlardı. Ve Türkiye daha uygarlaşmış, kentleşmiş, demokratikleşmiş bir ülke olurdu.

Bu şu anda imkansız mı görünüyor?
Çok büyük aksilikler olmazsa, belki 100 yıl sonra falan böyle bir ülke olabiliriz. Çok geriye dönük gidiyor tabii işler. İlerlemiyor.

Ütopyalarla aranız?..
Çok iyidir. Yanlış olarak bilimkurgu denilen, aslında hayal-bilim olması gereken konuya olan büyük ilgimden kaynaklanıyor. Çocukluğumda bilim kurgu okuyarak büyüdüm.

TEKNOLOJİK GELİŞMELERDEKİ MERKEZİLEŞME BENİ ÇOK KORKUTUYOR
Diyorsunuz ki, radyasyonla kirlenen dünyada radyasyondan etkilenmeyen insan yaratılabilir...” İki temel hedef olarak da “barışçılık” ve “çevrecilik” i gösteriyorsunuz.
Barışçılık ve çevrecilik egemen olamayacak. Genetik değişime uzay egemen olacak. Ve bunlar insanlığa mutluluk mu getirecek, barış mı getirecek çok emin değilim. Bu konularda çok iyimser değilim.

Geleceğe dönük iyimser mesajlarla bitirelim isterseniz…
Tabii Türkiye batmaz, ülkeler öyle batmaz. Ama Türkiye’nin geleceğini insanlığın geleceğinden soyutlamak da mümkün değil. İkisini birlikte düşünmek lâzım. Dünya üçüncü büyük devrimini yaşıyor. Birinci büyük devrim tarım devrimiydi. İkinci büyük devrim, endüstri devrimi. Şimdi bilişim devrimini yaşıyor. Bütün bu devrimlerde ideolojilerin de değiştiğini görüyoruz. Belki oradan bir ipucu yakalayabiliriz. Tarım devriminin ideolojisi tek tanrılı dinlerdi. Endüstri devriminin ideolojisi, milliyetçilikti. Milliyetçilik, dinleri yok etmiyor tabii. Şimdi bilişim devriminin egemen ideolojisinin de insan hakları ve demokrasi olmasını umut ediyoruz. Bu da ne milliyetçiliği, ne de tek tanrılı dinleri yok edecek. Ama, onlar kimlik olarak devam edecek, egemen olan insan hakları ve demokrasi olacak diye umut ediyoruz. Eğer bu olursa, bütün dünyaya bütün ülkelerin kendi aralarındaki insan hakları ve demokrasilerine dayalı bir sisteme dönüşebilirse, insanlık o zaman çok daha mutlu çok daha refah içinde çok daha adil paylaşılan bir teknolojiyi ve zenginliği yaşayan bir hale gelebilir.

Bunun karşısındaki en önemli tehlike, kıt kaynakların kullanıldığı ve çok büyük miktarda kaynağa gereksinim duyulan genetik araştırmaları ve uzay araştırmaları. İnsanlığın geleceğini bu iki şey belirleyecek. Genetik ve uzay araştırmaları ise çok fon gerektiriyor. Dolayısıyla bunlar hep merkezileşiyor. En zengin ülkelerdeki en zengin laboratuvarlarda veya beyin takımlarıyla bunlar yapılıyor. O yüzden her ne kadar üçüncü büyük devrimin ideolojisi insan hakları ve demokrasi gibi görünüyorsa da, ben de onun için çalışıyorsam da- teknolojik gelişmeler daha merkezileşmeye ve daha totaliter kontrole yönelen bir çizgi izleyecek gibi görünüyor. Bu beni çok korkutuyor.

Fotoğraflar: Seçil Kalem



< Önceki | 1 | 2 | 3
Bu habere puan verin
En yüksek puan alan haberler
Düşük
0.5 puan ver1 puan ver1.5 puan ver2 puan ver2.5 puan ver3 puan ver3.5 puan ver4 puan ver4.5 puan ver5 puan ver
Yüksek

0 kullanıcıdan 0 puan.
Facebook'ta Paylaşılanlar
0 Yorum yapmak için .
olarak oturum açmışsınız. Çıkış?
Gönder
0/1000

reklam